Nereden nereye, yine geriye!

mehmet doğan21 Nisan 2014

İnternetten sorumlu bakan ttt deyince, twitter kapanıp açılınca, Youtube halen kapalı kalınca ve interneti düşman gibi gören bir hükümet olunca, dün akşam oturup, bunları yazdım…. Nereden başlasam?

Yıl 1966. Harvard’dan 2 yıl önce mezun olan genç avukat, ofisteki işinin sıradan ve bayağı olması nedeniyle, gayet canı sıkılmış bir halde, biraz olsun kendini eğlendirmek için üzerinde saatlerce uğraştığı hobisine döner: ralli.

Ofiste, sıradan evraklarının ortasında, büyük bir harita vardı. Haritada ise, genç avukatın titizlikle işaretlediği ralli rotası ve copilotların okuyabileceği türden notlar. Bu hobi, genç avukat Charles için bir oyundu neredeyse. Harita onun için bir bulmacaya dönüşmüştü. Küçük notlarla, karalamalarla dolmuştu haritanın her bir yanı.

Harvard’da okuduğu zamanlarda tanıştığı bir arkadaşı, haritadaki bulmaca gibi yazılmış notlara bakıp “bilgisayar programı gibi bunlar” dedi Charles’a. Charles, bilgisayar programının ne olduğunu bilmiyordu ama onun bu konuyla ilgilenmesi için yeterliydi arkadaşının söylediği. 1 yıl sonra, IBM’de, bilgisayar kullanımını kolaylaştıracak haritalar oluşturabileceği bir iş buldu ve Charles’ın kariyeri de U dönüsü yapmış oldu bu kararıyla.

2 yıl çalıştığı IBM’deki işi de onun için sıkıcı bir hale gelmeye başlamıştı. IBM’den ayrılıp, asıl mesleği olan avukatlığa dönmek için hazırlanıyordu ki müdürü ona ilginç bir soruyla geldi: bilgisayar teknolojisini hukuk içinde nasıl kullanabiliriz? Fikir gayet basitti – en azından bu günün teknoloji ile düşünüldüğünde. Kanunları, yasal belgeleri, elektronik dosyaya dönüştürüp, avukatların kolayca arayıp bulabilecekleri bir veritabanı oluşturmak. Charles, problemin farkındaydı. Avukatlık döneminde, böyle bir aracın ona ne kadar yardımcı olabileceğini düşündü ve bu projeyi gerçekleştirmek için hemen kolları sıvadı.

Belgeleri elektronik hale getirip bir veritabanı oluşturmak bu projenin kolay kısmıydı. Asıl zor olan, arama sırasında, belgenin önemli bir kısmını görebilmek, bir belgeyi diğer belgelerle karşılaştırabilmek, ya da ismini bildiğiniz bir avukatın bütün belgelerini görüntüleyebilmek gibi işlemlerdi. Yani, veritabanını daha kullanılır bir hale getirmekti zor olan kısmı projenin. Bütün bunları yapmak için, belgeler içinde aranabilecek, önemli kısımların, özel bir yöntemle işaretlenmesi gerekiyordu. En azından Charles’ın bulduğu çözüm buydu.

Geleneksel yayıncılıkta, yazılan bir kitap/makale, editöre yollanırdı. Editör, imla hatalarını ve formatla ilgili değişiklikleri “işaretleme” adı verilen bir yöntem ile hatanın bulunduğu satır başına yazardı. Sonra bu belge, diziciye ulaşır, dizici, editörün “işaretleme” diliyle yazdığı notları okur ve o şekilde kitap/gazete/makaleyi matbaaya yollardı. Örneğin editör bir başlığın yanına “TR24b/r” yazmışsa, bu o başlığın 24 point Times Roman fontunu kullanması gerektiğini ve başlığının bold ve sağa doğru hizalanmış olduğunu söylerdi diziciye.

Geleneksel sürecin yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen, her editörün, dizici ile anlaştığı, kendine has bir işaretleme dili vardı. Yani, o dönemde işaretleme dili standardı yoktu. Editörler ve yayımcılara baş ağrısı kaynağı olan bu süreç, onlarca toplantı ve görüşme sonucu bir standarda bağlandı. Örneğin her gazetenin 6 değişik başlığı olabilirdi. Editörler, bu 6 başlıktan birini seçip, satır başına format ile ilgili tavsiyelerini yazarlardı. Örneğin “HEAD2”. Dizici, bu başlığa karşılık gelen formatı, standartlar broşüründen bakıp, dokümanı o şekilde düzenlerdi.

İlk kelime işlemci yazılımlar da bu standardı takip etti. Bu metot, uzun süredir kafasını kurcalayan problem için de bir çözüm yolu oldu Charles için. Charles,  yasal belgeleri tek tek işaretlemeye başladı. Örneğin belge başlığını “title” (başlık) diye işaretledi. “Title” onun için 36 point, bold, Times Roman anlamına gelmekle birlikte, doğal olarak, belgenin başlığını da işaret ediyordu. Charles, belgenin diğer kısımlarını da işaretlemeye başladı: yazar, tarih, özet vs. Charles ve arkadaşları, binlerce belgeyi işaretlemeye başlayınca, veritabanı yararlı bir hale geldi. Arama yaparken, yalnızca başlığı, yazarı, ya da belgenin tarihine göre sıralama yapabiliyordu. Charles, IBM’i bırakıp, avukatlığa dönme fikrini çoktan unutmuştu.

Charles Goldfarb, oluşturulduğu veritabanını geliştirdikçe, işaretleme dili de genişlemeye, zenginleşmeye başladı. Hatta, bu tip belgelerin (yalnızca yasal belgelerin değil, herhangi bir elektronik belgenin) işaretlenmesinde bir standart oluşturabilmek için, arkadaşları Edward Mosher ve Ray Lorie ile birlikte bir kitapçık oluşturdu ve buna Generalize Markup Language (GML) yani “Genel İşaretleme Dili” adını verdi.

IBM, Charles’ın fikrini çok beğendi ve bu dili, IBM’de belge işaretleme standarttı haline getirdi ve 1980li yılların ortasında bu işaretleme dilinin adını SGML (standart genel işaretleme dili) olarak değiştirdi. Bu dil, bugün ISO 8879 olarak halen kullanılmakta.

SGML ile birlikte, işaretler, yalnızca tipografiyi değil, belgenin yapısını da tanımlayama başladı. Böylece, bilgisayarlar, bu kodları okuyarak, bir belgenin nasıl gösterilmesi gerektiğini otomatik bir şekilde düzenleyebiliyordu. İşaretleme dilinde yer alan bir etiket sayesinde yalnızca o belgede yer alanlar değil, diğer belgelerde yer alan kısımlar, belge içine dahil edilebiliyordu. Örneğin bir belge içinde bir şehri ismi geçiyorsa ve bu şehir, “city” etiketi ile işaretlenmişse, o şehir hakkındaki bilgiler, diğer belgelerden çağırılabiliyordu. Ya da bir ürünün fiyatı, diğer başka bir belgede saklanabiliyor ve böylece ürün ve fiyat bilgisayar tarafından birleştirilerek, bir ürün kataloğu oluşturulabiliyordu.

1989’a hızlı ileri saralım. 18 yaşındayken, eğitim gördüğü Oxford Üniversitesinde, yönetim tarafından bilgisayar kullanımı yasaklandı. Çünkü okul yönetimi, bu genç bilim adamının, bir arkadaşı ile birlikte hackerlik (bilgisayar korsanlığı) yaparken yakaladı. Aradan yıllar geçti ve bu genç bilim adamı, çalıştığı laboratuvarda, Charles Goldfarb gibi bir sorunun çözümünü bulmaya çalışıyordu. Amacı, yazdığı araştırma makalelerini, diğer araştırmacılarla paylaşabilmekti. Kendisine bir sunucu kurdu Steve Jobs’in ürettiği NeXT bilgisayarında. Sunucuya, SGML’nin temel kurallarına dayanan yeni bir işaretleme dili (HTML) ile işaretlediği belgeleri yükledi ve bu belgelerin görüntületileceği bir tarayıcı oluşturuldu. Sisteme de “worldwideweb” adını verdi.

13 Kasım 1990'da, dünyanın ilk Web sitesini İnternet’te, kendi oluşturduğu “worldwideweb”de yayınladı. Şimdiye kadar gördüğünüz, ziyaret ettiğiniz, sahibi olduğunuz ya da ismini duyduğunuz bütün siteler, yaklaşık 25 yıl önce Berners-Lee tarafından yaratılan o ilk Web siteden türedi. Bugün, ziyaret ettiğiniz her site, dünyanın o ilk Web sitesinden küçük bir parça taşıyor içlerinde.

İlk web sitenin yaratılmasından yalnızca 5 sonra olanlara bir bakalım: - Netscape hisseleri borsada satılmaya başladı
- Amazon kitap satmaya başladı
- Yahoo web sitelerinden oluşan bir indeks oluşturmaya başladı
- Microsoft Win95, IE 1.0 ve Web TV’yi piyasaya sürdü

1995’den, şimdi geldiğimiz yere bakın. Wireless, broadband, sınırsız bellek, sosyal medya, mobile, her türlü iş modeli internette. Artık fiber optik kablolar ile 6 saniye içinde dünyanın en büyük kütüphanesinde bulunan kitapların tümünü içeren bilgileri, bir alandan diğer bir alana taşımak mümkün. Ve yakın bir tarihte, 1 ve 0 dili, kendini destek verici bir göreve bırakıp, ana dil, A, T, C ve G'den oluşan ve bio-medikal, DNA, nanoteknoloji ve genetiğin standart dili olan yepyeni bir dil, insan genomu olacak. Bunun müjdesini Juan Enriquez, "As the Future Catches You" kitabıyla çoktan verdi.

Bütün bu verilere, gerçeklere ve değişen zamana karşın, yükselen ve önemi artan web ve web ekonomisi zihniyeti, Türkiye'de devlet/hükümet düzeyinde –ne yazık ki, tam olarak anlaşılmış değil. 50 sene boyunca, her yıl zenginler listesine girmiş, Türk zenginlerinin, zengin holdinglerinin isimlerine baktığımızda görüyoruz ki, bu isimler, geleneksel ürün üreten/satan şirketlerden oluşuyor. Fakat bu trend Kuzey Amerika'da ve Asya'da aynı şekilde gelişmemiş, gelişmiyor. Geçenlerde MIT, dünyanın en akıllı şirketlerini açıkladı. İlk 10 sıradaki şirketlerin 5’i, web şirketi ve diğer 4 şirket, web teknolojilerini çok yoğun kullanan şirketler. Türkiye’nin, ekonomik varlığını ve rekabetçilik seviyesini, bu her gün hızlı bir şekilde değişen bu senaryo içinde sürdürebilmesi, bilgi ekonomisine bağlı bir duruma geldi. Bunun bir milli mücadele haline gelmesi şart artık – twitter ve YouTube kapatarak değil, tam tersine, kucaklayarak gelişecek bir mücadele.

Bundan yıllar önce, birçok tasarımcı hayalperestlik ile suçlanıyordu. 1800’lu yılların başında Samuel Morse, iki okyanusun yakasını birbirine yaklaştırabilecek, bilginin bir yerden diğerine hızlı bir şekilde yol almasını sağlayacak telgraf buluşunu, insanlara gösterirken, sözü geçen, saygın kişiler, birbirlerine, bu buluşun “başarısızlıkla” sonuçlanacağını söylüyordu. Daha sonra Marconi geldi 1800’lerin sonunda. Radyoyu tanıştırdı insanlıkla. Royal Society başkanı Lord Kelvin “Radyonun bir geleceği olamaz” dedi aynı yıllarda. Ne kadar yanıldığını, ona, insanların bilgiye ulaşmasındaki susuzluk ve yıllar gösterdi. Yine aynı yıllarda, yine aynı yanlış tahminler, Graham Bell’in telefon icadı için yapılıyordu. Öylesine ki A.B.D başkanı Hayes bile böyle bir ürünü kullanmayacağını söylüyordu konuşmalarında.1920’lerde televizyonla tanıştı Amerikalılar. Daha önceki bilginin paylaşımındaki gelişmelerden de tahmin edebileceğiniz gibi, birçok kişi bu icadın da finansal olarak hiçbir getirisi olmayacağından söz ediyorlardı.

Şu an bilişimin, bilginin paylaşımında yepyeni bir noktadayız. İnternet bireylerin, şirketlerin, toplulukların, toplumların hayatını değiştiriyor ve bütün bunlar öylesine hızlı gelişiyor ki, bizler, hayalperestlik hızımızla bile bu gelişmelere yetişemiyoruz bazen. Fakat buna rağmen, Time dergisi, yazarı Philips Emler-DeWitt, 1994’de İnternet’in, ticari ama için kullanılamayacağından bahsediyordu. Newsweek dergisi yazarı Christopher Stoll ise 1995’de ki makalesinde İnternet’in telefon sisteminden çok farklı olmadığını, bir website sahibi olmanın, gerçek dünyada hiçbir anlam ifade etmediğinden bahsediyordu. Bu sesleri (ya da kafa yapısını) halen duymak mümkün! Hem de Türkiye’nin en yüksek makamlarında.

Bir fizikçinin laboratuvarında başlayan küçücük bir hayal, bugün, milyarlarca kişiye ulasan bir gerçeğe dönüştü ve bu son sürat hızla gidilen inanılmaz yolda, bizler, geleceği şekillendiriyoruz. Bizler yalnızca web sitesi tasarlamıyor, web uygulamaları üretmiyoruz. Bizler, Çin’de ki bir insanın, İsviçre’de ki çevre aktivistine, bulunduğu köydeki, balıkların çevre kirliliği yüzünden nasıl öldüğünü anlatmasına; Vietnam’da ki bir kız çocuğunun, hayatı boyunca hiç göremeyeceği Mısır piramitlerini gezmesini; Boston’daki bir profesörün, Almanya’daki meslektaşı ile birlikte kansere çözüm bulmalarına; TÜBİTAK’ta ki bir araştırmacının, İnsan Genomu haritasını okumasına; bir başkasının iş, diğerinin eş bulmasına yardımcı oluyoruz.

Hayal kurmayı bildikçe, hayallerimizi gerçeğe dönüştürmeyi hedef edindikçe, geleceği şimdiden gördükçe, tasarladıkça, ürettikçe, yenilikleri takip ettikçe, bizler, yarınları şekillendirmeye devam edeceğiz. Bu süreci, verilen emeği anlamayanlar için, “yenisi yaratmak”, ismine ttt demek çok kolay! Maalesef!



Top
Menu