Eğitimde Bilinçli Politika

mehmet doğan01 Nisan 2014

1960larda, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Amerika’da da sosyal direniş ve ülkeyi idare eden güçlere karşı bir ayaklanma vardı.

1973 yılında, Amerikalı milyarder David Rockefeller’in organizasyonu altında Trilateral Commission (Üçlü Komisyon) adında bir grup oluşturuldu. Bu komisyonun ilk üyelerini Amerika, Avrupa ve Japonya’dan gelen büyük banka sahipleri, avukatlık şirketleri ve hükümet görevlileri oluşturdu. Bu komisyonun kuruluş amaçlarından biri de, 1960larda başlayan sosyal direnişin ana kökenini araştırmak ve bu tip olayların gelecekte bir daha kendini göstermemesi için gereken önlemleri almaktı.

Komisyon çalışmaları sonucunda “Demokraside Kriz” adlı bir rapor oluşturdu. Raporun en önemli bulgusu eğitim ve eğitim sistemi ile ilgiliydi. Bunun nedeni ise, direniş içinde yer alan Amerikan vatandaşlarının eğitim düzeyi yüksekti ve bir çok direniş, kampüslerde gerçekleşiyordu.

Komisyon çalışmalarıyla şu sonuca vardı:
Halk, gereğinden daha yüksek bir eğitime sahiptir. Amerikan hükümeti, vatandaşlarına sağladığı eğitim ile onların daha iyi bir yaşam beklentisine sahip olma inançlarını artırıyor ve böylece bir üniversite diplomasına sahip olan kişiler, hayatlarında daha fazla kontrol sahibi olmak istiyorlar.

İşte hazırlanan rapordan bir alıntı:

"Daha önce pasif veya örgütsüz olan nüfus grupları yani siyahlar, Kızılderililer, Meksikalılar, beyaz etnik gruplar, öğrenciler ve kadınlar, artık fırsatlar, pozisyonlar, ödüller, ve kendilerini daha önce verilmemiş hak ve özgürlük için direniş başlattı"
Demokraside Kriz: Demokrasilerde yönetilebilirlik raporu

Komisyon, hazırlanan raporun ardından, eğitim sisteminde gereken değişimi yapmak için çalışmalara başladı. Eğitim bütçeleri kesintiye uğradı, eğitim sistemi içinde yer alan müfredat değişti ve yeni müfredat, hükümetin planları doğrultusunda yeni bir disiplin ve kontrol altında değiştirilip, tek taraflı bilgi verecek bir yapıya sokuldu.

Rapor, hem direnişlerin, hem de komisyonun farkında olduğu önemli bir noktayı ortaya koyuyordu: “Eğitim, toplumun en önemli değer üreten sistemidir.” Komisyon bunu kendilerine yarayacak şekle dönüştürmek için de öneride bulundu: “Üniversite eğitimi almış kişilerin, iş ve özgürlük beklentilerini düşürecek yeni bir program gereklidir.”

Komisyonun hazırladığı rapordan 2 yıl sonra, Amerika’nın en yüksek pozisyonları, Trilateral Commission (Üçlü Komisyon) üyelerinin eline geçti: Başkanlık, Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Hazine. Ayrıca, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nın başına da komisyonun direktörü ve kurucularından biri olan Zbigniew Brzezinski getirildi. 

Kısaca, eğitim, hükümetin yarattığı eşitsizliği ve kısıtlamaları, kendi oluşturduğu müfredat ile bastırdığı sürece, kendini ve gizli gündemini koruyabilecek ve böylece insanların daha iyi bir hayata sahip olma isteklerini törpüleyebilecekti. Zaten bu nedenle, Amerikan eğitim sisteminde eşitsizliği, şirketlerin toplum üzerindeki etkilerini ve ırkçılık mekanizmasını anlatan tek bir ders bile yoktur.

Şimdi gelelim Türkiye’de ki duruma ve son seçimlere. Türkiye’de eğitim sorunlarını, benden çok iyi açıklayacaklar olacaktır. Benim burada anlatmak istediğim asıl konu, eğitim üzerinde yapılan çalışmaların Türkiye’de bilinçli bir politika ile desteklenmesi. Yukarıda bahsettiğim Trilateral Komisyon’unun çalışmaları gibi. Zaten bu nedenle, 90lı yıllarda %14 bütçe payı olan eğitimin, son yıllarda %10’u geçememesi bunun en bariz kanıtıdır. Bu %10 içinde ise, yatırıma ayrılan bütçe, yalnızca %6. Yani, geri kalan kısım, operasyon harcamaları için kullanılıyor. OECD standartlarının çok altında bir rakam. Yatırım harcamalarının bütçe içinde payı, 90lı yılların sonunda %30larda olduğunu da not etmek gerekiyor bu bilinçli politikayı anlamak için.

Şimdi gelelim son seçimlere. Seçimlerde AK Parti’nin yüksek oy aldığı ilçelerle eğitim arasında yüksek bir korelasyon var. Örneğin, 140bin nüfuslu Arnavutköy’de, okuma yazma bilmeyenler ve yalnızca ilkokul mezunu olanların (15+ üzeri), ilce nüfusu içinde oranı %45! Evet, yanlış okumadınız... YUZDE 45! 2014 yılında,  İstanbul gibi ismi “dünya şehri” olarak gecen bir ilin ilçesinde, 64bin kişinin okuma-yazma bilmemesi ya da yalnızca ilkokul diplomasına sahip olması kabul edilecek gibi değil. Son 11 yıl içinde, okur yazarlığı ve eğitimi düşük ilçelerde, hane halkı geliri de hızla düşmekte. Reidin’in 2014 yılında yaptığı araştırmaya göre, İstanbul’un en fakir ilçeleri sırasıyla Sultangazi, Arnavutköy ve Sultanbeyli’dir.

Şimdi gelelim bu ilçelerde okuma yazma bilmeyenler ve yalnızca ilkokul mezunu olanların (15+ üzeri) ilce nüfusuna oranına. Sultangazi %43, Arnavutköy %45, Sultanbeyli %42,5. AKP, bu 3 ilçede, sırasıyla %58,5 %51 ve %62 oy almıştır.

Bir de eğitiminin yüksek olduğu ilçelere bakalım. Sırasıyla Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy. Peki gelirin yüksek olduğu yerler, Reidin araştırmasına göre: Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy. Bu ilçelerdeki oy oranı (aynı sırayla): %16,5, %20 ve %22.

Bütün bunları İstanbul haritasına dökünce, durum daha iyi anlaşılıyor.

Aşağıdaki harita, İstanbul’un ilçelerinde okuma yazma bilmeyenler ve yalnızca ilkokul mezunu olanların (15+ üzeri), ilce nüfusunda oranlarını gösteriyor. %30’un altındaki bölgeler kırmızı ile boyanmıştır.

Şimdi de AKP’nin 2014 Belediye seçimlerinde İstanbul’da yüksek oy aldığı ilçelere bakalım.

Eğitim verileri, Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2012'de hazırladığı Seçilmiş Göstergelerle İstanbul 2012 dosyasından, seçim sonuçlarına dair bilgiler ise Radikal websitesinden alınmıştır.

Bilinçli eğitim politikasının sonuçlarını görebiliyor musunuz?



Top
Menu