Günümüzün Seri Katili: Stres

mehmet doğan27 Ocak 2013

Aranızda kaç kişinin yakını cüzzamlı? Kaç kişiyi tanıyorsunuz vebaya yakalanmış? İskorbüt hastalığından dolayı ölen bir yakınınız var mı son zamanlarda? Umarım bütün bunlara hayır cevabı verdiniz çünkü saydığım bütün hastalıklar, ölümcül Ortaçağ hastalıkları ve bugün artık bizi korkutmuyor bu hastalıklar. Bütün bunların yerine, bizi yavaş yavaş öldüren başka bir hastalık var. Bu hastalığı anlatmaya çalışacağım size.

Bu yazı pazarlama ile ilgili değil. Hatta yazılanların yüzde 95’i benim kelimelerim değil. Bunlar çok saygı duyduğum bir profesörün sözleri ve herkese duyurmaya çalıştığı çalışmaları.

Robert Sapolsky ile tanışmam, şans eseri okuduğum bir kitap sayesinde oldu. Kitabın ismi, Robert Sapolsky kadar özgün ve ilginç: Neden Zebralar Ülsere Yakalanmıyor? Eğer kitapçılarda bulabilirseniz, okumanızı tavsiye ederim. Gelelim bu yazının nedenine? Birkaç haftadır herkesin konuştuğu Aaron Swartz’ın ölümü, yalnızca telif hakları konusunda yaşadıkları değildi. Zaten, “normal” bir insanı intihara sürükleyen neden, genelde tek bir sorun üzerinde yoğunlaşmıyor. Bunlar, birçok etkene ve biyolojik nedenlerin bir araya gelmesi... yani bardağı taşıran son damla. Bu yazı, size, bizleri yavaş yavaş öldüren bu hastalıktan bahsetmek, Robert Sapolsky ve onun gibi bu konu üzerinde çalışan kişilerin mesajını iletmek amaçlı. Dediğim gibi, burada vereceğim örneklerin yüzde 95’i Robert Sapolsky’den. Yazının sonuna da bu kaynakları listelemeye çalışacağım.

İnsan vücudu inanılmaz bir harmoni içinde çalışıyor. Her şey yolunda ve bütün sistemler iyi bir şekilde çalışırken, bizler homeostatik denge içinde, huzurlu bir yaşam sürdürüyoruz ta ki bu denge bir şekilde bozulana kadar.

Kendinizi, Afrika’da yaşayan bir antilop olarak düşünün. Homeostatik dengeniz yerinde. Kendi halinizde otluyorsunuz. Bir anda, otların arasından bir aslan üzerinize atlıyor ve bir pençe darbesiyle sırtınız kan içinde. Kendinizi toparlayıp, koşmaya başladınız. Oradan uzaklaşmanız lazım. İşte homestatik dengenizin çok fena bozulduğu bir an.

Ya da siz o aslansınız. Günlerdir hiçbir şey yemediniz. Eğer o antilobu yiyemezseniz, açlıktan öleceksiniz. Yani kısa dönemli fiziksel bir kriz içindesiniz!

İşte hem antilobun, hem de aslanın o içinde bulunduğu durumda ortak bir nokta var. Her ikisi de, homeostatik dengeyi yeniden sağlamak ve bulunan durumdan derhal kurtulmak için strese cevap hormonlarını sonuna kadar pompalıyor bedenlerine.

Eğer antilop ya da aslan isen, bilmeniz gereken biyoloji bu kadar. 30 saniye stres hormonu salgılayarak hayatını kurtarabilmek. Ama biz insanlar, normalde birkaç saniye sürmesi gereken aynı hormonunu aslandan kaçmak için değil, 20 senelik morgage, köprü trafiği ve gelir vergisi için salgılıyoruz. Gel, gelir vergisini ve bunun için gereksiz bir şekilde salgıladığın stres hormonunu bir zebraya anlat!

Peki bu stres hormonu ne yapıyor bedenimize?

Bunu anlatmak için sizin yeniden antilop olmanız gerekiyor. Hazır mısınız? Aslandan kaçıyordunuz en son!

Aslandan kaçmak için normalden daha fazla enerjiye ihtiyacınız var. Bu enerji, sizin uzun zaman önce “belki bir gün işime yarar” diye oluşturduğunuz yağlarınızın içinde. İşte ilk yaptığınız, bu yağ tasarruflarını göbekten ve kalçadan çekip, enerji olarak bacak kaslarınıza acil havaleyle göndermek. İşte bunu sağlayan da stres hormonu. Ama bu kadarla kalmıyor. Bu enerjinin kaslara çok hızlı bir şekilde ulaşması için kalbinizin hızlı atmasını ve derin nefes almanızı da sağlıyor. Tehlike içinde olduğunuz için, stres hormonu sayesinde hafızanız daha iyi işliyor, bütün duyu organlarınız ek mesaiye çağrılıyor. Gözler keskinleşiyor, kulak daha net duyuyor. Yani bakkalda satılsa, “abi ver şundan 5 kilo” diyeceğiniz güzel bir hormon.

Bütün bunlar olurken, stres hormonu sizin uzun-dönem ve yüksek enerji gerektiren bütün projelerinizi iptal ediyor. Bu, dışarıda fırtına varken, bahçeye lale dikmekle uğraşma olayının biyolojik tanımı. Mesela sindirim sistemi. Aslan seni kovalıyor. Akşama yaşayacağın belli değil. Sabah yediğini öğütmenin şimdi zamanı değil. Kapat sindirim sistemini. Çalışmasın ince bağırsak ve mide. Bu arada, stres hormonu ince bağırsağı kapatıyor ama kalın bağırsağa da hızlı çalış emiri veriyor bir yandan. Gereksiz atık maddelerini beden de atıp, sizi hafifleterek hızlandırmak. Zaten bu nedenle, idama gönderilen kişilere çocuk bezi takılır. Çok stresli bu durum, bazı fonksiyonların çalışmasını hızlandırdığı için. Stresle ilgili sindirim sisteminin kapanması ile ilgili hepimizin deneyimi vardır. Yok, altına kaçırmak ile ilgili değil. Örneğin önemli bir konuşma yapacaksınız. Sahneye çıkmadan önce kalbiniz hızlı atar ve ağzınız kurur. Ağzın kuruması, stres hormonunun sindirim sistemini kapatmasından kaynaklanıyor.

Peki başka hangi uzun-dönem, enerji kaybettirecek sistemler kapanıyor stres hormonu sayesinde? Büyüme ve üreme sistemi! Her ikisi de optimisttik ve enerji harcayan projeler ve sizin aslandan kaçarken, bunlarla uğraşacak zamanınız yok. Stres hormonu vücuda hemen komutlar vermeye başlıyor:
Boynuzlarını akşam büyüt!
Yarın sabah adet gör!
Ergenliğe önümüzdeki hafta gir!
Bırak o yarayı iyileştirmeyi şimdi densiz! Senin tek yapman gereken koşmak!

Büyüme sisteminin stres nedeniyle kapanmasına en dehşet verici örnek 1870li yıllardan geliyor. Bu yıllarda yaşayan bir ailenin 14 yaşındaki oğlu, buz pateni yaparken trajik bir kazayla küçük kardeşinin gözleri önünde hayatını kaybediyor. Bu olay o sırada daha 6 yaşında olan ailenin en küçük erkek çocuğu James’i ve anneyi derinden etkiliyor. Anne, olaydan sonra kendini odasına kapıyor, perdeleri çekiyor ve hayatının geri kalan kısmını yatağında, üzüntülü bir şekilde yaşamaya başlıyor. Bütün bunlardan sonra 6 yaşındaki James tek başına, kendini büyütmeye başlıyor. Ne zaman annesinin odasına girse, annesi, onu ölen abisi David sanıyor ve ona David diye hitap ediyor. Hatta, bu küçük çocuğa, “David sakın büyüme. Benim küçük oğlum olarak kal” diyor. Yani, 6 yaşında bir çocuğun tek başına savaşamayacağı kadar stresli bir ortam. 6 yaşındaki çocuğun büyümesi bulunduğu bu stresli ortam nedeniyle durdu. Bu çocuk, 60 yaşına kadar yaşadı. Öldüğünde boyu 1.24’du. Ergenliğe hiç erişemedi. Bu kişi, J. M. Barrie idi. Peter Pan kitabının yazarı.

Bizler, antilop gibi açıp, kapamıyoruz bu stres hormonunu. Müdür bizi azarladı diye açıyoruz, yaptığımız işten mutlu olmadığımız için açıyoruz, sınav stresiyle açıyoruz. 30 saniyelik bir görevi olması gereken stres hormonunu, bizler yıllarca salgılıyoruz. Öyle bir hale geliyor ki, stres hormonu, salgılanmasına neden olan durumdan daha da tehlikeli bir hale geliyor.

Kronik stresin sağlığınıza kazandırdıkları şunlar:

  • Depresyon
  • Kalp hastalığı
  • Uykusuzluk
  • Tansiyon
  • Ülser
  • Bağışıklık sistemi problemleri
  • Osteoporoz
  • Kabızlık
  • Obeslik
  • İktidarsızlık
  • Şeker hastalığı
  • Baş ağrısı
  • Alzheimer
  • Yaşlanmanın hızlanması
  • Erken ölüm

Yazının giriş kısmında saydığım ölümcül Ortaçağ hastalıklardan çok farklı bu liste. Bundan 90 yıl önce, en ölümcül hastalık grip; en korkulan hastalık veba iken, bugün teknolojinin ve tıbbın gelişmesiyle, modern hastalık adını verdiğimiz veya kronik stres ile doğrudan ilgili ya da kronik stres nedeniyle daha da kötüleşen hastalıklar bizi öldürüyor. Yani biz kendimizi, düşüncelerimizle öldürüyoruz.

Yukarıdaki listeye bakınca, hepinizin depresyona girmesi lazım ama herkes yukarıda saydığım hastalıklara yakalanmıyor stres nedeniyle. Herkesin strese karşı gösterdiği tepki de farklı. Stresi, kronik stres ve tehlikeli  hale getiren ve yukarıda saydığım hastalıklara neden olan 4 önemli unsur var:

  • Bulunduğunuz stresli durum içinde kontrole sahibi olamamak ya da bu stresli durumdan ne zaman kurtulacağımızı bilememek.

    Fareler üzerinde bir deney yapılıyor. Bir kafes içindeki fareye her dakika başı elektrik şoku veriliyor. Fare stres hormonu salgılıyor ve eğer bu deneyi uzun bir süre devam ettirirseniz, ülser hastalığı başlıyor.

    Yine aynı deneyi başka bir fare üzerinde yapıyorsunuz. Bu sefer fareyi, elektrik şoku verilmeden 10 saniye önce bir ikaz ışığı ile uyarıyorsunuz. Fare ülsere yakalanmıyor.

    Stresin yan etkilerinden kurtulmak için, bulunduğumuz durum içinde kontrol sahibi olmamız gerekiyor. Eğer kontrole sahip değilsek, en azından bulunduğumuz stresli durumun ne zaman sona ereceği cevabını bulmak/bilmek gerekiyor.

  • Stresinizi yansıtabileceğiniz ya da stres atabileceğiniz bir kanalın olmaması

    Yukarıda ki deneyi yapıyorsunuz. Bu sefer iki fare var. Her iki fareye de elektrik veriliyor fakat farelerden birinin kafesinde elektrik şokundan sonra gidip kemirebileceği bir odun var. Yani farenin bir hobisi var. Hobisi olan fare ülsere yakalanmazken, diğer farede ülser görülüyor.

    Bulunduğumuz stresli durumu ortadan kaldırabilecek hobi ve kanala ihtiyacımız var. Maalesef birçok kişinin kanalı, kendinden daha zayıf kişilerden stresini çıkarmak. Doğru ve etkin bir hobi ve kanal bulmak çok önemli stres ile savaşta. Örneğin bu benim için bir şeyler yazmak!

  • Durumun daha kötüye gittiğine inanmanız

    İki fare üzerinde aynı deneyi yapıyorsunuz. Birine günde 10 şok, diğerine ise 50 şok veriliyor. Birkaç gün sonra, her ikisine de 25 şok vermeye başlıyorsunuz. Daha önce 10 şok alan farede ülser görülürken, 50 şok ile başlayan farede ise ülser görülmüyor.

    Optimist bir yaklaşımla başlamak gerekiyor güne. Ya da bizi mutlu eden işler ile uğraşmamız gerekiyor. Bir çok araştırma inançlı kişilerin (dindar değil, inanç) daha stressiz bir hayat yaşadığını ortaya çıkarıyor. Bunun nedeni, sanırım bu kişilerin hayatlarında oluşan kötü olayları kolaylık kabullenip, bunu daha büyük bir güce bağlaması.

  • Destek sağlayan bir sosyal grup içinde olmamanız

    Bu deney ise maymunlar üzerinde yapılıyor. Bir maymunu, boş bir kafese koyduğunuzda, stres hormonu salgılamaya başlıyor. Aynı maymunu, tanımadığı başka maymunların olduğu bir kafese koyunca, daha çok stres hormonu salgılıyor. Aynı maymunu, tanıdığı ama nefret ettiği maymunların olduğu bir kafes koyunca, daha da fazla stres hormonu salgılıyor... ve sonunda, maymunu tanıdığı ve sevdiği maymunların olduğu bir kafese koyunca, stres hormonu salgılamayı bırakıyor.

    Etrafımızı sevdiğimiz aile dostları ve arkadaşlarla doldurmak, onlarla birlikte acılarımızı, hüzünlerimizi, sevinçlerimizi paylaşmak... sanırım bunun en ilaç olduğu konusunda kimsenin bir şüphesi yok.

Kronik stres, şeker hastalığı kadar gerçek bir hastalık olmasına rağmen, bizler, bu kronik stres hastalarına “hadi kardeşim, mutlu ol biraz! Kurtul, at şu stresi” diyoruz ama aynı şeyi şeker hastalarına “abi, nedir bu insülin ayağı.. Bırak bu işleri, iyi ol!” demiyoruz. Şirketlerin de yaklaşımı böyle. Grip olan bir kişi, hasta izni alabilirken, kronik stres içinde olan kişilere hiç kimse yardım etmiyor.

Biz insanlar, hayvanlardan çok farklıyız. Evet, hayvanların kullandığı “ilkel” hormon ve organlar da var bedenimizde ama bizler “modernleşirken”, bu hormonları da oluşturma nedenleri dışında kullanmaya başladık. Bir fil, bizim yaşam şeklimizi ve neden stres içinde olduğumuzu, -eğer anlatabilseniz bile, anlamaz. Bizler, stres hormonunu, olması imkânsız ihtimaller için, hayatımızı tehlike etmeyen durumlar için salgılar olduk. Belki vücudumuzun isleyişi hayvanlara benzese bile beynimizin işleyişi hayvanlardan çok daha farklı.

Umarım, aynı beyin, stresin geçici bir psikolojik tanım olmaktan çıkarıp, tedavi etmek ya da kurtulmak için gereken yolları da bulur.

Size stressiz günler dilerim!

Eğer vaktiniz varsa, Robert Sapolsky’nin kitabına göz atmanızı tavsiye ederim. Eğer vaktiniz sınırlıysa, şuradaki videoyu seyredebilirsiniz. Ayrıca, Robert Sapolsky'nin stresi anlattığı şu sunuma da göz atabilirsiniz.




Top
Menu