Ya adapte ol ya da öl

mehmet doğan25 Kasım 2012

1848 yılında, San Francisco’da bulunan  Amerikan Nehri’nin Güney Çatal mevkiinde, James Marshall, altın madeni buldu. Bu haberi yakın arkadaşları dışında çok fazla kimseye söylemedi ama kısa bir sürede birçok kişi bavullarıyla San Francisco yolundaydı... En baba kovboy filmlerine konu olan “Altına Hücum” (Gold Rush) böylece  başlamış oldu. Öylesine bir hücumdu ki bu, San Francisco’nun nüfusu, her 6 haftada bir ikiye katlandı ve büyüme, 1850ye kadar aynı tempo ile devam etti. (Hatta San Francisco Amerikan futbol takımının ismi de bu yıllara bir atıftır: 49luklar - 49ers).

1800lü yıllarda, nüfusun çoğunluğu, Amerika’nın doğu kesiminde, Atlantik okyanusu kıyılarında yaşıyordu. San Francisco’ya ulaşmak kolay değildi. Doğuda yaşayanlar da, altın fırsatından pay almak istiyorlardı. Altın işine sermaye bağlayabilecek New York’un zengin işadamları, altın madeninde çalışabilecek işçilerini gemi yoluyla Kaliforniya’ya gönderiyorlardı. Hatta, Panama Kanalı gibi bir projenin kökleri de doğudan batıya ulaşımı kolaylaştırma ve altına ulaşma çabalarına dayanır.

New York’tan, San Francisco’ya işçi göndermek uzun süren zahmetli bir işti fakat zengin iş adamlarının en çok kaygılandığı konu aslında ulaşım değildi. Onlar, paralarının, Kaliforniya’dan geri gelmesi ile ilgili büyük endişeler içindeydi. Zaten korsanlar ve gemi kazaları yüzünden, birçok zengin, bu işten para kaybetmeye başlamıştı bile. Zamanla, uzun süren, tehlikeli ve pahalı olan deniz yolu, yerini kara yoluna bıraktı.

Pony Express adı verilen ve kovboy filmlerinde sık sık görülen, atlı arabalar, New York’tan, San Francisco’ya insanları taşıyıp, dönüşte, iş sahiplerinin paralarını getirmeye başladı. İki büyük şirket vardı bu işi yapan: American Express ve Wells Fargo.

Aynı yıllarda, başka büyük bir gelişme daha kendini gösterdi. “Viktorya İnterneti“ adı verilen yepyeni bir teknoloji: Telgraf.

Pony Express’in gittiği yol üzerine, telgraf direkleri döşenmeye başlandı ve kısa bir sürede, New York’tan, San Francisco’ya ilk telgraf mesajı gönderildi (22 Ekim 1861).  Telgraf sayesinde, doğu ile batı arasında iletişim kuruldu ama en önemlisi, New York’ta bulunan iş sahipleri, paralarının nerede olduğu kolayca öğrenmeye başladı. Artık, iş adamları, paralarının fiziki olarak ellerinde olmasını umursamadılar çünkü San Francisco’daki banka, New York’a bir telgraf ile paranın hesapta olduğunu iletebiliyor ve is adamı parasını New York’taki şubeden çekebiliyordu. Yani, telgraf bilgiye, bilgi ise paraya dönüşmüş oldu.

Pony Express atlı araba işiyle uğrasan Well Fargo, telgrafın San Francisco’ya ulaşmasının ikinci günü, yani 24 Ekim 1861’de, atlı araba işine son verdi. Pony Express Atlı Arabalarının en meşhur sürücüsü Buffalo Bill işsiz kaldı ama telgraf sayesinde Wells Fargo’nun müşterileri, San Francisco’da bulunan paralarını, New York şubesinden kontrol etmeye başladı.

İKİ GÜN! İki gün içinde, Wells Fargo, herkesin  iyi bildiği ve kullandığı bir iş modeline son verdi çünkü, onlar, hangi sektör içinde olduklarını çok iyi biliyorlardı: “bilgi ticareti”... onlar karayolu ulaşımı ya da para nakliyatı işinde değildi. Gelişen teknolojinin, iş modelini nasıl değiştirdiğini ve yardımcı olduğunu kısa zamanda gördüler ve bu yeni teknolojiye adapte ettiler kendilerini... hem de iki günde.

Hızlı adaptasyon bir şirketin hayatını sürdürebilmesi için en önemli özellik haline geldi günümüzde! Kullanıcı testleri, pazar araştırması! Unutun bunları. Hızlı sürüm, kaliteli sürümden daha önemli artık. Fiziksel dediğimiz bir çok şeye artık Web üzerinden ulaşabiliyoruz. Kitaptan, şarkılara; filmden, mektuba. Öylesine ki, köklü sektörler ve değer üretim kanalları yeniden tanımlaya başladı. Biçim adını verdiğimiz şey, artık Web içinde bir anlam ifade etmiyor. Çünkü, yeni nesil, yani iJenerasyon dediğimiz nesil, biçimi, kendi istediği şekilde yapılandırıyor ve tanımlıyor.  Artık, değer katmak ve farklılaşmak için, şirketlerin, bu yeni nesli ve onların yeniden yapılandırdığı biçimi adapte etmesi gerekiyor. Eski Amerikan Ordusu Generali Eric Shinseki’nin söylediği ve Tom Peters’in devamlı kullandığı sözler gibi: “Eğer değişimi sevmiyorsan, konuya uzak kalmayı daha da az seveceksin”.

Linkedin CEO’su Reid Hoffman diyor ki

Eğer ürününüzü piyasaya sunduğunuz an bir utanç duymuyorsanız, ürkünüzü piyasaya sunmak için çok beklediniz demektir

İşte, adaptasyonun hızlı tepki kısmını tanımlayan en güzel söylemlerden biri.

Twitter’i örnek alalım. Twitter, kullanıcılarının, ürünü nasıl kullandığını çok yakından takip eden ve onları dinleyen bir şirket. Bugün, hashtag  (#) dediğimiz fonksiyon, bir kullanıcının tavsiyesi. Cevap için kullandığımız @ (at) fonksiyonu da öyle. Retweet (RT)... evet, o da bir twitter kullanıcısı tavsiyesi.

Facebook da aynı metodolojiyi takip ediyor. Her gün, Facebook’a 300 milyon resim yükleniyor. Bu fonksiyonu Facebook’a tanıştıran, sitenin kullanıcıları oldu. Mark Zuckerberg bunu şöyle anlatıyor:

Biz, kullanıcılarımızın isteklerini dinliyoruz ayrıca onların davranışlarını da izliyoruz. Facebook’u kullananlar, bizden resim yükleme fonksiyonu istemedi ama her gün profil resmini değiştiren kullanıcılar vardı.

Böylece, Facebook, fotoğraf paylaşma fonksiyonunu ekledi. Facebook kullanıcıları bu fonksiyonu istediklerini bilmeden, istemiş oldular ve Facebook, onları dinledi ve sistemi, kullanıcı davranışlarına uyumlu olacak şekilde adapte etti.

Adaptasyonda çok yavaş kalan şirketler, kendi sonunu hazırlayan şirketler genelde. Bu tezin en güzel örneği sanırım Amerikan şirketi Blockbuster. Blockbuster, 6 milyar dolarlık, video kaset kiralama iş modeliydi. Birkaç sene önce, yepyeni bir servis başlattı. Blockbuster şubesine gidip,  DVD film  kiralamak yerine, Blockbuster’in web sitesine gidip, oradan DVD kiralayabiliyordunuz. Blockbuster, kiraladığınız DVD’yi sizin adresinize posta yoluyla gönderiyordu. Bu servisin başlamasını takip eden iki yıl içinde, 55 milyon müşterisinden, yalnızca yüzde 1’i bu servisi kullanmaya başladı.

Blockbuster’in bu yeni servisinin açılmasından 5 sene önce, Netflix adlı küçük bir şirket, Blockbuster’in “yeni servis” adını verdiği işletme modelini yapıyordu. Netflix, online DVD kiralama işini icat eden şirketti. Bugün, Netflix'in, 30 milyona yakın üyesi var. Netflix, 1997 yılında kurduğu online video kiralama modeli ile, market lideri haline geldi. Peki, yılların şirketi Blockbuster’a ne oldu? 2010 yılında 150 milyon dolar kaybetti, bir çok şubesini kapattı, 3,000 işçisini açığa aldı ve sonunda iflas etti. Garip olanı, Blockbuster, Netflix piyasaya girdiğinde kaygılı değildi. Eski modelin işleyeceğini düşünüyordu.

Fakat Netflix’in de başı dertte çünkü model bir kez daha değişti.  Bu sefer adaptasyon konusunda Netflix biraz geç kaldı. Bugün, Netflix’in video kiralama modelini, online video seyrettiren servisler alıyor artık: Amazon, iTunes, Hulu bunlardan bir kaçı. Birkaç sene sonra, bu yeni modelin de yerini belki de bambaşka bir servis alacak ve biçim yeniden tanımlanacak. Kim bilir? Bildiğimiz tek şey var... her yeni teknoloji, eski bir biçimi geçersiz kılacak ve eğer bu gelişime dair gece yatmadan günlüğünüze "rien" yazıyorsanız, bu da sizin sonunuz olacak!



Top
Menu