Kırmızı Kurdele - Bir 10 Kasım Anısı

mehmet doğan10 Kasım 2012

Her 10 Kasım, bu yazıyı yayınlıyorum. Bu yazı, şimdiye kadar tanıdığım en güzel insan için yazılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’nin süper kahramanı ve ilk Cumhurbaşkanı idi. O, Türkiye Cumhuriyetini, Osmanlının küllerinden oluşturdu. Avrupa’nın “hasta adamını” iyileştirdi ve bugünlere gelmesini sağladı. Diğer tarihin unutulmaz liderleri gibi, kısa zamanda, inanılmaz işleri başaran, bir elin parmağını geçmecek tarihi isimlerinden biri haline geldi. Türkiye’yi özgür, nefes alan, yaşayan ve saygı duyulan bir ülke haline getirmenin yanında, tüm dünyaya da örnek oldu liderlik stiliyle. Her yaşayan canlı gibi, gücü, başarısı ve geleceği görüş yeteneği, onun ölümünü engelleyemedi. 10 Kasım 1938 günü saat 9:05’de, 57 yaşında hayata veda etti.

Atatürk’ün ölüm yıldönümü, benim çocukluğum içinde önemli bir yer kaplar. Hepimiz iyi biliriz... 10 Kasımlar, yas günüdür. En azından öyleydi ben küçükken. 1980li yıllarda her 10 Kasım günü yas tuttuk. Türkiye, her 10 Kasım’da ağlamak zorundaydı. Ben çocukken, her 10 Kasım’da,  lokantalar, sinemalar ve barlar kapatılırdı. İçki satılmazdı o gün. Birçok kişi, televizyon seyretmezdi bir gün boyunca. Hatırlarım, annem televizyonu açar ama sesini iyice kısardı komşular duymasın diye. Tüm Türkiye’ye eğlence yasağı gelirdi bir gün boyunca. Bana hep, yalan ve yaptırımcı bir hüzün gibi gelirdi bunlar. İnsanlar, kahramanlarını her gün anmalı. Onların yaptıklarını her zaman kutlamalı. Bir gün ağlamak, yapmacık ve gereksiz... gibi geliyordu bana.

Faiz Bey bir kahraman değildi. Ne Türkiye’nin, ne de doğduğu şehir Urfa’nın. Faiz Bey’in, Atatürk’e benzeyen birkaç yönü vardı. Her ikisinin de derin mavi gözleri vardı. Hani size baktığında, içinizi delen türden. Her ikisi de zamanına göre yakışıklı sayılırdı. Her ikisi de çapkındı gençliğinde. Maço, sinirli, kontrol düşkünü. Her ikisi de Rakı’yı ve sigarayı çok severdi. Her ikisi de bir Kasım günü hayata gözlerini kapadı.

Faiz Bey, köklü, örf ve adetlere bağlı bir aileden geliyordu. Zamanında, babası ile aynı odada oturabilmek için, annesinden ve babasından izin istemek zorundaymış. İşte öylesine eski törelerin uygulandığı bir aile. Hayatı boyunca hiç çalışmadı. Elleri hiç nasır tutmadı. Ağa oğlu idi ve öyle yetişmişti. İki kez evlendi ve bu evliliklerden dört çocuğu oldu. Bir kızı ilk evliliğinden ve üç tane oğlu, ikincisinden. O, kızını, üç oğlunu, Rakı’yı ve Maltepe sigarasını çok severdi. Bir de kanaryaları. Uzun uzun kanaryalardan bahsederdi. Her zaman bir kanaryası vardı evinde. Kafesin önüne sandalyeyi koyar, uzun süre ıslık çalardı kanaryalar karşılık versin diye. Bazen kanarya kaseti koyduğu da olurdu kasetçalarına. Sonra oturur sandalyesine, sol elini kulağına götürür ve kanaryanın ötmesini beklerdi. Arada sırada da sorardı yanındakilere:

Bu kanarya dişi sanırım. Ötmüyor değil mi?

Kimsenin yüreği yetişmedi "Susmuyor ki mübarek. Sabahtan beri ötüyor. Kafa kalmadı vallahi” demeye. Kulağı ağır işittiğinden duymazdı kanaryanın ona söyledi şarkıları. Bir kulaklık almayı da kendine yediremedi.

Faiz Bey, hani o Osmanlı adamı dedikleri kişiliklerden biriydi. Çok fazla konuşmaz ama konuştuğunda az ve öz konuşurdu. Bir kere olsun, üç oğlundan hiç birini kucaklamadı ya da "Seni Seviyorum" demedi onlara. Sevmediğinden değildi. O şekilde yetişmişti.

Fakat benim yanımda çok farklı idi. Uzun uzun yürüyüşlere çıkardık onunla ve her yürüyüşümüzde bacaklarının ağrıdığından, damar tıkanıklığı probleminden, anjiyo gibi tıp terimlerinden bahsederdi. Anlamazdım ama dikkatle dinlerdim çünkü kelimeleri çok tasarruflu bir şekilde harcayan bu adamın konuşması beni hem şaşırtır hem de konuştuğunda önemli şeyler söylediğinden, yürüyüşlerimiz sırasında söylediklerini can kulağı ile dinlerdim. Konu damar tıkanıklığı bile olsa. Daha birçok hikayeler anlatırdı. Kanaryalardan, oğlu Faruk’a nasıl yüzmeyi öğrettiğinden (Oğlunun beline ip bağlayıp, Fırat nehrine atmış bir gün. Can havliyle birkaç günde öğrenmiş yüzmeyi Faruk), kardeşleri ile birlikte, dedelerinin hazinesini bulmak için, mutfaklarının ortasına açtıkları kuyudan ve daha birçok inanılması güç hikayeler anlatırdı.

Yürüyüşlerimizde bana bir şarkı söylerdi. Hep aynı şarkı, hep aynı detone sesi, Urfa şivesi ile:

Mehmet Efendi
Aldı tüfengi
Çıktı avına
Vurdu kuşuni

Şarkı söyledikten sonra da bana, kuşları hiçbir zaman vurmamam konusunda tavsiye verirdi. "O şarkının gelişi" derdi. İşte öyle bir adamdı Faiz Bey. Küçüklüğümü en çok etkileyen ve benim çok sevdiğim bir karakter.

Beni bu kadar sevmesini, zaman ayırmasını, oğulları üstünde yaptığı yanlışlıkları benim gibi küçük bir çocuk üzerinde tamir etmek istemesi diye düşünüyorum. Bana, kimseye göstermediği, o kırılgan, hassas, sevecen yanını gösterdi hep. Bana bir şeyi öğretti. Bana, babalığın, bir öğrenme süreci olduğunu öğretti. En azından, kızlarım doğduğunda anladım bunu. Bana, bir insanın başkaları tarafından görülen yüzünün, gerçek yüzü, gerçek duygularından farklı olabileceğini öğretti. Onu o kadar çok sevdim ki anlatamam. Bir 10 Kasım günü öldü Faiz Bey.

İlkokul yıllarında, çok akıllı bir öğrenci değildim. Okurken, yazarken, sorunlarım vardı. Halen de devam eder ara sıra. Hatırlarım, yan komşumuzun oğlu Serdar, bir gün "kırmızı kurdele" ile geldi evine. Kırmızı kurdele çok önemli bir mevzuydu ilkokul yıllarında. Kırmızı kurdele, ne kadar “akıllı” ve “başarılı” ya da öğretmenin ne kadar gözdesi olduğunuzun kanıtıydı. Bir kere aldın mı, bütün yıl giyerdin simsiyah gömleğinin üstünde, kıpkırmızı! Annem, ara sıra sorardı bana şaka ile karışık "Benim oğlum ne zaman alacak kırmızı kurdeleyi" diye. "Bir gün" derdim ama içten içe, hiçbir zaman alamayacağımı da bilirdim. Fakat milyonlarca yıl geçse, günün birinde, bu kırmızı kurdelelerden birini, Atatürk ve Faiz Bey’in sayesinde benim de alacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.

İşte, aynen bugün gibi, günlerden 10 Kasım’dı. Türkiye, yine o, sahte, o yalan üzüntüsüne bürünmüştü. Ben de arkadaşlarım ile birlikte, okul bahçesinde, sıradaydım. Saat 9:05’de sirenler, kulaklarımızı yırtmaya başladı. Yüce insanın öldüğü anı işaretliyordu bu siren, kulaklarımızda, beynimizde, kalplerimizde. Öğretmenler, etrafa bakınıyordu. Hani gülen bir öğrenci bulsam da çeksem kulaklarını der gibi. Böyle bir anda, gülmeye ya da daha kötüsü, konuşmaya cesaret edebilecek, kansız var mı acaba diye aranıyordu gözleri. Ben ise ne konuşuyor, ne de gülüyordum. Neredeyse, haykırırcasına ağlıyordum o gün. Okul müdürü yanıma geldi, diz çöküp, bana “Ağlama, üzülme evladım! Benim de ağlayasım geliyor” dedi. Bana kimsenin Onun yerini alamayacağını, Onun kalbimizde yaşadığını söyledi. “Evet” dedim. Kimse Onun yerini alamazdı. Müdür, Atatürk’ten; ben ise Faiz Bey’den bahsediyorduk. Daha sonra, müdür beni örnek verdi herkese. Benim, Atatürk’ü nasıl sevdiğimden bahsetti ve kıpkırmızı bir Kırmızı Kurdele taktı göğsüme.

Şimdi düşünüyorum da keşke söyleyebilseydim müdüre. Ben, dünyada tanıdığım en yüce insan için ağlıyordum ve evet, kimse onun yerini dolduramazdı. Ben 10 Kasım günü hayata gözlerinin kapayan Dedem Faiz Doğan için ağlıyordum.



Top
Menu