Çöpte Milyar Dolar Bulan Türk

mehmet doğan28 Kasım 2012

Eğer 3 dakikanızı başarı hikayeleri okumak için riske atmaya hazırsanız, size, riskin, başarıyı nasıl etkilediğini anlatan 3 örnek vereceğim. İlki, her şeyin ters gittiği bir film projesi, diğeri kumar masasında şansı dönen bir girişimci ve üçüncü hikaye ise, çöpten fırsatı çıkaran bir Türk.

Kazablanka filmi, bu projeye dahil olmuş ekip için cehennemden gönderilmiş bir proje idi. O dönemde, Warner Brothers şirketini yöneten Jack Warner, Kazablanka filminin büyük bir fiyasko ile sonuçlanacağını söylerken, filmin aktörleri ise proje sürecinin işkenceden farklı olmadığını anlatıyordu herkese.

Hal Wallis

Kazablanka projesi, Warner Brothers şirketinde yapımcı olarak çalışan Hal Wallis’in “Everybody Comes to Rick’s” adlı  bir senaryoyu 20 bin dolara alması ile başladı. Hal Wallis,  bu tiyatro oyununu, film haline getirmek için hemen çalışmalara başladı. Wallis, Ben-Hur filminin yönetmeni olarak tanıdığımız William Wyler’i yönetmen olarak projeye dahil etmek istiyordu ama anlaşamadılar. Böylece, Wallis, Macar bir yönetmen ile anlaştı: Michael Curtiz.

Tiyatro oyununu, filme adapte etmek için, Wallis, harika diyalog yazım sitili ile iyi bilinen Julius ve Philip Epstein ikizlerine bu işi verdi fakat Epstein Kardeşler, senaryonun 3’de birini yazıp, başka bir proje için işi bırakmak zorunda kaldı. Wallis, bir dolu yazarı projeyi bitirmeleri için işe aldı.

Ingrid Bergman

Bütün bu talihsizlikler içinde, sıra aktör seçimine geldi. Hal Wallis, o dönemin en meşhur kadın oyuncularından biri olan Ann Sheridan’i istiyordu ama onunla da anlaşamadılar. Bu nedenle, ismi daha duyulmamış aktris Ingrid Bergman ile anlaştı. Bütün bunlar olurken, Hal Wallis, Jack Warner ile kimin başrolde oynayacağı tartışması içindeydi. Warner, Rick rolünü oynaması için George Raft’i istiyordu. Wallis ise Humphrey Bogart’in başrolü oynaması için ısrarlıydı. Wallis, bu tartışmayı kazanan kişi oldu.

Humphrey Bogart

Humprey Bogart ve Ingrid Bergman, film setinde, öğle yemeği molalarında, bu projeden nasıl çıkabilecekleri konusunda birbirlerine akıl veriyorlardı. Onlara göre, filmin konusu inandırıcı; diyaloglar ise ilham verici değildi. Hatta rezil olmamak için, film galasına bile katılmamayı düşündüler.

Film çekimi devam ettiği halde, film setine her gün yeni senaryo sayfaları gönderiliyordu. Filmin belirli bir sonu yoktu ve bu nedenle, Hal Wallis, iki değişik son çekmeye karar verdi. İlkini çektiler ve film çekimlerine son verdiler. Diğer alternatif sonu çekmemelerinin nedeni, ilk çekimde çıkan sonucu beğendikleri için değil, film için ayrılan bütçenin bitmesi nedeniyleydi.

Max Steiner, filmin müziklerini yazan kişiydi. Max Steiner, film çekimlerinin son günü, herkesin çok iyi bildiği, filmin en popüler şarkısı olan As Time Goes By şarkısından nefret ettiğini ve başka bir şarkı ile değiştirmek istediğini söyledi. Wallis, bu teklifi kabul etti. Bugün herkesin çok iyi bildiği, filmin en meşhur sahnesini yeniden çekmek için Ingrid Bergram ile temasa geçtiklerinde bunun çok geç olduğunu anladılar çünkü, Bergman, başka bir film projesi için saçlarını çok kısa kesmişti.  İstemedikleri halde, filmin konusu içinde büyük bir yer kaplayan bu şarkı ile devam etmek zorunda kaldılar.

Kimsenin, ona ve filme inanmaması, her şeyin planlanmayan bir şekilde gitmesi, istediği yönetmene, aktriste sahip olamaması, senaryonun apar topar yazılması ve istenilen yazarların işi bitirmemesi, set içindeki engeller, bütçe yetersizliği gibi daha bir çok şey, Hal Wallis’in vizyonundan ve projeye olan inancından hiçbir şey kaybettirmedi. Bu proje, onun itibarini zedeleyebilecek büyük bir riskti.

Oscar adayları açıklandığında, Kazablanka, 8 kategoride Oscar adayı gösterildi. 1942 Oscar gecesi, 3 büyük Oscar’ı kazandı: en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo. O günden bu güne, Kazablanka, gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında yer alır. Ve bu başarı, Hal Wallis’in aldığı risk sonucu gerçeklesen bir başarıdır.

Hal Wallis, büyük bir risk aldı ve sonunda, aldığı risk ona ve sinemaseverlere büyük bir ödül verdi.

Risk, başarılı olmanın büyük bir parçası. En azından, bizler o şekilde görüyoruz. Fakat işin ilginç yanı, risk alan, vizyonuna büyük bir inançla sarılan başarılı kişiler, genel nüfustan çok farklı. Malcolm Gladwell, bunu çok güzel özetliyor. Malcolm Gladwell’e göre, girişimciler için çekici olan risk değil. Onlar emin oldukları fikirlerin arkasında koşuyorlar. Riskin değil. Bizlere risk gibi gözükse bile. Bunun en güzel örneği ise, size paylaşacağım iki tane hikayede gizli.

Fred Smith, Kazablanka Oscar kazandıktan iki yıl sonra, Amerika’nın Mississippi eyaletinde dünyaya geldi. Çocukluğunda, uçaklar, onun en büyük ilgi alanıydı. 15 yaşındayken uçmayı öğrendi. Bundan birkaç yıl sonra da Yale Üniversite’ne kabul edildi. Üniversitedeyken, ekonomi dersi ödevi için yazdığı makale, ilginç bir fikri konu ediniyordu. Fred, makalesinde, Amerika’da bir gün içinde teslimat yapan kargo şirketi modelini yazmıştı. 1950li yıllar için ütopik olarak adlandırılacak bir fikirdi ve bu yüzden, profesörü, ödevine 100 üzerinden 50 verdi.

Fred, 1970 yılında, kullanılmış uçak satan bir şirket satın aldı. Bir yıl sonra, 91 milyon dolar finansman toplayarak, üniversite yıllarında ödev olarak yazdığı şirket modelini kurdu ve ismini de Federal Express (FEDEX) koydu.

Bu, Fred’in hayatında aldığı en büyük risklerden biriydi çünkü hava ve karayolu stratejisi ve lojistik ihtiyacı olan hiç bir kargo şirketi örneği yoktu Amerika’da o yıllarda. Ayrıca, Fred Smith, şirketini büyük bir vaat üzerine kurmuştu: Amerika’nın her köşesine bir gecede teslim.

Fedex şirketini hayatta tutmak pahalı bir işti: uçak, uçak benzini, tır, onlarca şube ve yüzlerce çalışan. Kısa zamanda, Fred Smith, yatırım için topladığı parayı harcadı. Yeniden finansman toplamak için yatırımcılarla konuşmaya başladı. Yatırımcıların ona verdiği cevap aynıydı: Kusura bakma. Çok riskli bir iş! Giremeyiz.

Fred Smith, yatırımcıların hayır cevabı ve bir sonraki maaşları nasıl öderim kaygısı aklında, özel uçağıyla Şikago’dan Memphis giderken, pilotuna, uçağı Las Vegas’a çevirmesini istedi. Hayatında ki ikinci büyük riski almak üzereydi. Las Vegas’a iner inmez, bir kumarhaneye girdi, cebindeki tüm parayla Yirmi Bir oynadı ve o gece, 27 bin dolar kazandı. Kumarda ki şansını takip eden Pazartesi günü çalışanlarına maaşlarını ödeyebilecekti.

Bugün, Fedex, dünyanın en büyük hava nakliye şirketi. Her gün, 650 uçağıyla, 375 noktaya, 4 milyon paket taşıyor. Fedex’in yıllık kazancı 40 milyar dolar ve bütün bunlar, bir kişinin kendi fikrine olan inancı ve bu hayali gerçekleştirmeye çalışırken aldığı riskler yüzünden. Eğer, Fedex logosuna dikkatli bakarsanız, bu vizyonu görebilirsiniz: geri dönmek yok!

Diğer hikayem ise, bu yazının başlığının ilham kaynağı ve sanırım bizlere daha yakın gelecek bir örnek.

1,000 nüfuslu, nehir kenarında bulunan küçük bir kasabada doğdu ve büyüdü. 1997 yılında, New York şehrine 2,5 saat uzaklıkta bulunan Albany Üniversitesi’ne kayıt oldu. Üniversiteden sonra, baba mesleği olan süt ürünleri işiyle uğraşmaya başladı. 2002 yılında, New York eyaletinin Johnstown şehrinde, Euphrates Feta isminde peynir satan bir şirket kurdu. İşleri fena gitmiyordu ama hayatını değiştirecek fırsat, 3 yıl sonra kapısını çalacaktı.

2005 yılında, ofisinde masasını temizlerken, bir el ilanı gördü. İlanda, Amerika’nın meşhur gıda şirketi Kraft’a ait olan 90 yıllık yoğurt fabrikanın kapanmak üzere olduğunu ve ilgilenenlere makineleriyle birlikte satılık olduğunu yazıyordu. İlanı çöpe attı ve masasını temizlemeye devam etti.

Yarım saat sonra, kendisini, çöpleri karıştırırken buldu. Çöpe attığı el ilanını arıyordu. Buldu, telefon açtı ve bulunduğu yere 1 saat uzaklıkta bulunan fabrikayı ziyaret etmek için arabasına atladı. Fabrikayı o gece görevde bulunan müdür gezdirdi. Fiyat, neredeyse inanılmayacak kadar ucuzdu çünkü, Kraft, fabrikayı, hurda demir fiyatına satıyordu. Ama ortada bir sorun vardı... Ucuz olmasına rağmen, fabrikayı alacak kadar sermayesi yoktu.

Fabrikadan döner dönmez, avukatını aradı. Avukatı ona böyle bir risk almamasını, eğer bu fabrika hayatta kalabilecek, karlı bir yatırım olsa, Kraft gibi büyük bir şirketin bunu satmayacağını anlattı. Hatta ona böyle bir fikri düşündüğü için deli olduğunu bile söyledi. Ama o, herkesin risk olarak gördüğünü, büyük bir fırsat olarak değerlendirdi ve bankadan aldığı yatırımla birlikte fabrikayı 2005 yılında satın aldı. 

Fabrikada çalışan 55 kişiden, 5 kişiyi işe aldı. Sahibi olduğu fabrikanın ilk yönetim kurulu toplantısı kendisi ve bu 5 kişiden oluşuyordu. İlk yönetim kurulu toplantısı ve onu takip eden birkaç gün, tek yaptıkları iş, fabrikanın duvarlarını boyamak oldu.

1,000 nüfuslu, nehir kenarı kasabasında doğdu ve yine, 1,000 kişilik, nehir kenarı şehri olan New Berlin, New York’ta yepyeni bir hayata başladı. Bu kişi, Yoğurt işinin Steve Jobs’ı lakabına sahip, 1997’de Türkiye’den New York’a İngilizce öğrenmek için gelen ve bugün, Amerika’nın en iyi bilinen ve sevilen yoğurt markasının sahibi, 2012 Olimpik Oyunları’nın sponsoru, 2012’de Amerika’nın en başarılı girişimcisi seçilen ve şirketinin satışları milyar dolarları geçen bir Türk. Chobani Yoğurtları’nın sahibi Hamdi Ulukaya. Eğer, Hamdi Ulukaya, çöpte bulduğu fırsatı, büyük risk olduğu için takip etmeseydi, Amerika, bugün, en yeni milyarderi ve lezzetli yoğurtta sahip olamayacaktı.

Başarının bir formülü yok ama bir kalıbı var. Bu kalıp içinde şans, risk ve vizyon önemli bir yer tutuyor. Risk, başarının büyük bir parçası.  Hani William Shedd’in dediği gibi:
Limandaki gemi güven içinde, emin ellerdedir fakat gemiler limanda durması için inşa edilmez!



Top
Menu