Otantik Olma Fucktörü

mehmet doğan24 Ekim 2012

1968 yılında, Paramount Pictures şirketinde Prodüksiyon sorumlusu Genel Müdür, Robert Evans adında biriydi. Ofisi film yapımcıları, aktörler, prodüksiyon şirketleri ve film yapmak isteyen kişilerle doluydu. Ondan 2-3 aydan daha önce randevu almak neredeyse imkansızdı.

Evans, bir arkadaşının ısrarı üzerine, o zamana kadar ismi hiç duyulmamış bir yazar ile buluşmayı kabul etti. Buluştuklarında, İtalyan asıllı yazar ile birçok benzerliğe sahip olduğunu gördü. Bunlardan bir tanesi, ikisinin de kumara olan bağımlılıklarıydı. İtalyan Yazar, kumar yüzünden 10,000 dolar borçlandığını ve başının bahisçilerle çok büyük dertte olduğunu anlattı Evans’a.

Yazar, buluşmanın ana konusu olan yazdığı öyküyü de beraberinde getirmişti. 60 sayfası bitmiş hikaye, 1950li yıllardaki New York mafyasıyla ilgiliydi. Hikayenin ismi “Mafya” idi.

Evans hikayeyi beğendi. Hem hikayenin ilginçliği nedeniyle hem de yazarın sorunlarına yardımcı olmak amaçlı bir teklifte bulundu. Hikayeyi bitirmesi için yazara 12,500 dolar verecekti ve eğer hikaye yayınlanıp, roman haline gelirse, 75,000 dolar daha ödeyecekti yazara. Yazar teklifi kabul etti ve hikayeyi bitirmek için çalışmaya başladı. Birkaç ay sonra, yazar, Evans’ı aradı. Ona romanın ismini değiştirmek istediğini söyledi. “Romanın ismini The Godfather (Baba) olarak değiştireceğim" dedi. Yazarın ismi Mario Puzo idi.

Bir buçuk yıl sonra, The Godfather kitabı en çok satan kitaplar arasında girdi ve 67 hafta o listede kaldı. Evans, kitabın popülerliğini kullanarak, Paramount’daki patronlarına bu hikayeyi film yapma teklifini götürdü. Paramount’dakiler böyle bir filmin başarısız olacağını, daha önce yapılmış gangster filmlerinin hep başarısız olması nedeniyle böyle bir projeye girmeyeceklerini söylediler. Evans’a göre diğer gangster filmlerinin başarısız olma nedeni, bu filmlerin İtalyan asıllı olmayan kişilerce yazılmış, yönetilmiş olması ve aktörlerin çoğunun İtalyan kökenli olmamasıydı. Yani o zamana kadar yapılmış gangster filmleri otantik değildi. Evans’a göre, The Godfather’in başarılı olması için, seyircinin, film ekranından spagettiyi koklayabilmesi gerekiyordu.

Evans, 31 yaşındaki İtalyan asıllı yönetmen Francis Ford Coppola’ya bu filmi yönetmesi için teklifte bulundu. Coppola, hikayeyi okudu, hikayenin çok şiddet içerdiği ve İtalyanları barbar gösterdiği nedeniyle iş teklifini reddetti. Fakat Coppola’da bir zamanlar yazar Mario Puzo’nun bulunduğu finansal durum içindeydi. Ortağı olduğu film şirketi American Zoetrope, yarım milyon dolarlık “küçük” bir borç içindeydi. Coppola'nın ortağı George Lucas (Star Wars ve India Jones filmlerinin yaratıcısı) paraya ihtiyaçları olduğunu ve teklifi kabul etmesini rica etti. Coppola işi kabul etti ve The Godfather (Baba) gibi çok başarılı bir film doğmuş oldu. Film toplam 270 milyon dolar ve bir çok ödül kazandı... Oscar dahil olmak üzere.

Robert Evans, otantik bir film yapmak için yola çıkmıştı ama sonuç otantik değildi. Ne yapımcı Robert Evans, ne yazar Mario Puzo, ne de yönetmen Francis Ford Coppola’nın mafya ile ilgili deneyimleri vardı. Puzo, kitabı tamamen gazetelerde ve kütüphanede okudukları üzerine yazmıştı. Filmin yakında piyasaya çıkacağını duyan New York mafyası filme karşı muhalefete ve stüdyoya tehditlere başladılar fakat filmi seyrettikten sonra filmin gerçek mafya düzeninden çok daha farklı olduğunu görüp, rahatladılar. Hatta Gravano mafyasının tetikcilerinden biri olan Salvador "The Bull" Gravano, kahkahalarını zor tutarak, filmle ilgili “Baba filmi, bizim yaşantımızı gerçeğinden daha onurlu hale getirdi” der.

Puzo ve Coppola gerçek mafya hayatını bilmiyor; mafya dilini konuşmuyordu. The Godfather filminde bir kere bile “fuck” (Türkçe altyazısı ile kahretsin) kelimesi geçmez... Birbirini sevmeyen mafya... birbirini öldüren insanlar... suç ve çete işleri... yatakta at kafası ama hiç kimse sinirlenip “aman ya... fuck!” demiyor. Birçok kişinin (mafya aileleri dahil) gerçeğe çok yakın bulduğu başka bir gangster filmi olan Goodfellas (Sıkı Dostlar) filminde, fuck kelimesi 300 kere geçer örneğin. Yani dakika başına 2 fuck (2 dbf). İçinde en çok fuck geçen filmler arasında 12. sırada (evet, böyle bir liste var!) ve bu film en otantik, gerçekçi mafya/gansgter filmi olarak geçiyor.

İşin aslı, küfür değil elbette! İşin aslı yapılan işin otantik olması. Deneyimin gerçekleri yansıtması. Eğer bunu küfür ile yapmanız gerekiyorsa, o zaman bu işi küfür ile yapmanız gerekiyor demektir. Cem Yılmaz’ın dediği gibi çocuk olmuş mu?

Bizler, “otantik olma” konusunda filmlere biraz daha hoşgörülü davranıyoruz. Filmler için, otantik olma ya da olmama konusu kolay. Çoğumuz bunun bir fantezi dünyası olduğunu biliyor ve o şekilde kabulleniyor -eğer film, bir belgesel değil ise. Fakat, aynı hoşgörüyü, yine fantezi bir kimliğe sahip olan markalara göstermiyoruz.

İnternetin yaygınlaşması ve tüketicilerin daha da bilgili hale gelmesiyle birlikte, markaların otantik olması daha da önem kazanmaya başladı. Şirketler, kendi ürünlerini otantik diye pazarlamaya çalışsa bile, tüketiciler bunun gerçek bir değer olup olmadığını, hem şirketlere hem de diğer tüketicilere anında bildirebiliyor. İşin en ilginç yanı ise, şirketler, tüketicinin gözünde oluşturduğu değerleri pazarlama yöntemi olarak kullanabiliyor: RedBull, kanatlandırıyor; Nike sizi amatör atlet yapıyor.

Otantik olmak, bunu söylemek ile ilgili bir şey değil. İnanmak ve inandırmak ile ilgili. Hatta inandırmak da yetmiyor, deneyim yaratmak gerekiyor. Redbull, insanları kilometrelerce yüksekten atlatıyor, yerden 5 metre yükseklikte uçan uçakların olduğu etkinlikler düzenliyor. Redbull, özdeşleştiği otantik imajını, web sitesinden, aplikasyonuna; etkinliğinden, reklamına kadar aynı şekilde tutuyor, aynı şekilde sunuyor. Redbull’un senfoni orkestrasını sponsor etmesini beklemek, Fanta’nın bizi uçurmasını beklemekle ile aynı: otantik ve inandırıcı değil!

Apple, Amerika’nın halka açık olan ikinci en büyük şirket olmasına rağmen, sanki piyasadaki asi genç, yeni ve yaratıcı küçük marka gibi davranabiliyor. Reklamlarında Martin Luther King, Gandi ve Picasso gibi kişileri kullanabiliyor. Acaba bunu Microsoft ya da Citibank yapsa, inandırıcı ya da otantik gelir miydi bize? Sanmam!

Bazen otantik marka olmak risk unsuru da taşıyor içinde. Sanırım Hummer markasından daha otantik bir marka bulmak zor. Hummer, büyük, güçlü ve benzin içen bir marka imajına sahip... ve bunu hiç çekinmeden beyan ettiler yıllarca. Bu otantik imaj, onların sonu oldu. Çevrecilik/yeşil akımı, zorlasan finansal durum ve kompakt arabaların popülerleşmesi bu sonu hazırladı. Değiştirmeye çalışmadılar – zaten bu imkansızdı ve Hummer son arabasını 24 Mayıs 2010’da üretti. Otantik olmaları, onları bitirdi!

Bir markayı otantik olarak algılamak, insandan insana değişen bir şey... Kişisel deneyim ile ilgili. James Gilmore, gerçekçilik ile otantik arasında fark olduğunu ve bunun tamamen deneyim ile ilgili olduğunu söylüyor Authenticity: What Consumers Really Want kitabında. Disneyland fantezi üzerine kurulmuş bir yer... gerçek değil ama yaşanılan deneyim otantik ve gerçek. British Petrol (BP) ne kadar yeşil de yapsa logosunu, çevreci reklamlar da çıkarsa, yenilenebilir enerjiden de bahsetse, her denize akan petrol ile otantik olmadığını bir kere daha ispat ediyor ve hikayelerine bir çoğumuz inanmıyor.

Starbucks, Nike, Lulu Lemon, Whole Foods Market gibi markalar gerçekten “gerçek” değil. Gerçek ve otantik olan, bizim bu markalarla olan kişisel deneyimlerimiz ve onların bize dürüst davranması bu deneyimlerde... Hepsi o kadar. Çünkü her şeyin çok hızlı paylaşıldığı, herkesin sahteyi kolay tanıdığı, 140 karakter ve bir hashtag ile kralın çıplak olduğunun beyan edildiği bu dönemde, tüketicilerin otantik olmayan markalara ortak cevabı var: “what the fuck!”



Top
Menu