Blog Konferansı: Neden Bıraktım?

mehmet doğan14 Mayıs 2008

Blog Konferansı 2008’de yaptığım konuşmayı aşağıda okuyabilirsiniz:

Merhabalar arkadaşlar!

Blog yazmayı bırakmış bir kişinin burada, böyle bir etkinlikte konuşma yapması garip aslında. Belki bilmeyenler olabilir aranızda, ben, Altı Üstü Tasarım bloğunun yazarıydım ve bloğumda yazma işine Aralık 2007'de son verdim. Bundan yaklaşık 3 hafta önce sevgili Eray, bana burada bir konuşma yapma teklifi getirdi. Teklif, Eray'dan gelince, hemen kabul ettim... Kabul ettikten sonra da sordum:

"Eray, tamam, konuşma yaparım ama konuşmanın konusu ne olsun?" O da bana:

"Mehmet, bu boku...blogu! başaramadığın ortada. Bak, yapamadın, bıraktın yazmayı. Bari niye bıraktığını anlat" dedi.

Şimdi, Eray, böyle başaramadın, bıraktın falan deyince, insan haklı olarak alınıyor tabi. Hemen geçtim bilgisayarın başına, açtım hesap makinesini ve hesaplamaya başladım.

Şimdiye kadar yani 2004-2007 arasındaki 3 sene boyunca toplam 337 adet yazı yazmışım. Ben yazdığım dönemde ortalama her yazı başına 3-4 saat harcıyordum. Araştırma, yazma, yazdıklarıma ş, ç, ö, ü ve ğ ekleme ve yayınlama. Zaten o nedenle ben genelde haftada 1 kez yazıyordum, ve eğer dikkat edeniniz olmuşsa yazılar genelde ya hafta sonu ya da haftanın ilk günleri yayınlanıyordu çünkü ben yazı yazma işini hafta sonları yapıyordum. Bu hesaba göre, 337 yazı, her yazı için ortalama 3,5 saat dersek, bu eder 1100 saat. Tabi yazı yazmakla kalmıyordu bu iş. Bu yazılara yorum da geliyordu. Yorumu okumak var, bazılarını onaylamak, cevaplanması gerekenleri cevaplamak, gereksiz ve alakasız olanları budaklamak... Sonucunda nereden baksanız ortalama 3-4 dakika her yorum için. Öyleyse, 3571 yorum için harcadığım zaman, yaklaşık 208 saat. Bir de yorum yazmayan ama fikirlerini benimle direk paylaşmak isteyenler oluyordu. Onların emailini okumak, cevap yazmak... Bir de internette email adresi buldum, hemen özgeçmiş göndereyim deyip, özgeçmiş gönderenler var. Hatta şimdiye kadar 3 kişiyi mülakata bile aldım. Bir tanesi bana yazdı "Hangi pozisyonda çalışacağım?" diye. İşte size ne iş olsa yaparım'ın canlı örneği. Bunları da hesaba katarsak her email için 3-4 dakika, eder 136 saat. Bir de tasarım, CSS, SEO, networking, SPAM v.b. olayları da hesaba katarsak benim bloguma toplam harcadığım gün sayısı 3 yıl içinde 105 gün!

105 GÜN! Şimdi bazılarınız diyecek ki "E, nedir ki? Ben o kadar zamanı 3 yılda, İstanbul trafiğinde harcıyorum." Haklısınız! Size tek tavsiyem var: İş yerinize yakın bir yerde ev tuttun! Çok ciddiyim! Fight Club filmini hatırlar mısınız? Orada bir sahnede Edward Norton canlandırdığı karakteri şöyle der: "Bu senin hayatın ve geçen her dakika, hayatınızdan bir dakika daha azalıyor! - This is your life, and it's ending one minute at a time."

Peki, o halde blog yazmak zaman kaybı mıydı benim için? HAYIR! Her mantıklı girişimin bir geri-dönüşümü vardır. Aklınıza gelecek her türlü mantıklı girişimin bir geri-dönüşümü vardır. Zaten yoksa, o mantıklı, başarılı bir girişim değil demektir. Bir e-ticaret girişiminden, bir bakkal açmaya; evlilikten, hayır işlemeye kadar her türlü girişim. Sorun, konuşun hayır işlemek niyetiyle milyonlarını bağışlamış bir kişiyle, hepsi aynı şeyleri söyleyecektir: "O milyonları verirken, bunun beni, onlarca para verdiğim kişilerden bile daha çok mutlu edeceği aklıma bile gelmezdi" der. Yani geri-dönüşüm her zaman maddi bir değer içermeyebilir. Manevi de olabilir geri-dönüşüm. Mesela çoğu blog yazarı (Webrazzi'nin yazarı Arda Kutsal haricinde) herkes manevi bir geri-dönüşüm sayesinde bloglarında yazmaya devam ediyor.

Peki, bir yatırımın karlı bir girişim olduğunu nasıl anlarız? Gayet basit aslında. En basite indirilmiş sekliyle, eğer bir girişime koyulan, harcanan, yatırılan, emek, para, her ne ise, iste o değer, geri-dönüşüm değerinden küçükse, o zaman bu yatırım karlı bir yatırımdır. Değil mi? Zaten, ben de bu nedenle kendi blogumda harcadığım zamana baktım önce Eray'in sorusuyla birlikte... Çünkü bir blog için ortaya koyulan yatırım, zaman ve emek değil mi? Herkese soruyorum! Peki, bizim blog yazmaktan kazandığımız ne? Yani bu isin geri-dönüşümü nedir, bizi böyle bir girişime sürükleyen ne? Eğer cevabiniz "Herkesin bir tane var, benim de olsun!" ise, sizin blogunuz istatistiklerdeki 3 ay omurlu, ortalama 1,2 yazılı bloglardan biri olacaktır ki mantıklı bir yatırım değil. Benim sorum bu isi 1-2 yıldır aralıksız yapanlara.

Benim ilk aklıma gelenler iste bunlar:

  • Kendini satabilmek (is bulmak, daha iyi bir is bulmak v.b.)
  • Bilgilerini ve fikirlerini paylaşmak
  • Akran ağı (networking) oluşturmak
  • Sanal şöhret olma (guru, üstat, pagerank, ziyaretçi ve yorum sayısı v.b.)
  • Blog ödülleri almak (özgeçmişte gayet sik duruyor)
  • Reklam alabilmek

Var mı benim bu listeye eklemeyi unuttuğum bir şey?

Simdi listeye kendi adıma, şöyle bir bakacağım. Burada listelediğim bütün hedeflere, blogu yazmaya başladığım zamanlarda hedef olarak görmediğim, kapattıktan ve Eray'in bana "Niye kapattın?" sorusunu sorduktan sonra listelediğim bu hedeflerin hepsine ulaştığımı sanıyorum.

Kendini Satmak
Bloga başlamamın ana nedenlerinden biriydi aslında bu. Bence Türkiye'de bilişim dünyasının en değerli isimlerinden biri olan ve Eczacıbaşı'nda Bilgi ve İletişim Sistemleri Koordinatörlüğü yapan sevgili Levent Kızıltan'ı etkilemek ve onun bana is vermesini sağlamaktı blog yazmaya başlamamın nedenlerinden biri. Blogum sayesinde Levent Bey ile tanışıp, onun bana iş teklif etmesini de sağladım. Blogum sayesinde iş dünyasından birçok kişiyle tanıştım. Örneğin web tasarımında önemli bir isim olan Google'dan Jeffrey Veen, sevgili Faruk Eczacıbaşı, Koç'un eski CEO'su Bulend Ozaydin, ben en çok etkileyen SAS'in sahibi Dr. Jim Goodnight.

Bilgi Paylaşmak
Günümüzde hemen hemen her büyük ve orta ölçekli şirkette çok önem kazanan bir konu var: bilgi yönetimi. Çok kısa olarak anlatayım. Bundan 7-8 sene önceye kadar şirketler, çalışanlarına maliyet olarak bakıyorlardı. Yani muhasebe kayıtlarına göre, her çalışan, şirket için maliyet anlamına geliyordu. Bu hesaba göre, eğer bir şirket, basarili bile olsa, bir elemanını isten çıkarırsa, bunu zarar olarak değil, mali anlamda kazanç olarak kaydediyordu. Yani bir çalışanın, mali anlamda şirkete alınan yazıcı mürekkebinden pek bir farkı yoktu. Bu anlayış, günümüzde bilginin çabuk el değiştirmesi ve kendini katlamasının hızlanması ile değişti. Bilgi yönetimi ve bu bilginin şirket çalışanları arasında paylaşılması önemli bir hale geldi. İşte birçok şirketin, çalışanlarının blog tutmasına sıcak bakması da burada yatıyor. Yoksa şirket politikası, şeffaflık, serbestlik tamamen hikâye. Yazın bakalım şirket dışında kimsenin bilmemesi gereken bir şeyi blogunuza, görün bakin şirket size ne kadar şeffaf davranacak.

İşte, iyi bir blog yazarı da bilgisini, fikrini en iyi bir şekilde paylaşmaya çalışan kişidir. Sanıyorum yazdığım yazılarda bunu yapmayı başardım.

Akran ağı oluşturmak (networking)
Blogum sayesinde inanılmaz insanlarla tanıştım. Simdi burada Adile Nasit gibi tek tek isim saymak istemiyorum ama dinlemek yerine bu isimleri okumak isterseniz, Teknoloji Kimin Umurunda adli kitabimin ilk 4-5 sayfasına göze atabilirsiniz. İsimler orada mevcut.

Sanal Şöhret
Sanal şöhret derken, gece kulüplerine güneş gözlüklü girmek, Boğaz'da iki katlı villada oturmak, paparazzilerden kaçmaktan bahsetmiyorum. Zaten bizim isle uğraşan adama paparazzi olarak ya Blog Kazanı gelir ya da Webrazzi. Zaten sanal şöhret bir anlam ifade etse, I kiss you Mahir, Türkiye'de Turizm Bakanı olurdu.
Sanal şöhret daha farklı bir olay. Özellikle blog dünyasında. Size verilen link sayısı, pagerank, ziyaretçi ve yorum sayısı ile ölçülen bir şey. Birilerinin size yazarken "Üstat", "Guru" gibi sözler kullanması ile ilgili bir şeyler ki ben kendime yakıştıramıyorum bu unvanları. Hani İngilizcede çok şık duran bur kelime ama Türkçede sanki "Gayseri Gurusu" gibi duruyor biraz. Ben, esasında averaj bir web tasarımcıyım. Tasarımcıydım. Tasarım yapmayalı yıllar oldu. Benim mesleğim proje müdürlüğü ve zaman zaman forumlarda Web tasarım gurusu, üstat tasarımcı gibi ifadeler okuyorum, garibime gidiyor açıkçası. Bütün yaptığım web hakkındaki fikirlerimi blogumda yazmak. Benim guru dediğim insanlar daha farklı. Ben bu mesleğe 10 sene önce başladığımda benim guru dediğim örneğin Dominet döneminde Arabul'u yaratan, hatta bir donem Microsoft'da da çalışan Ersin, G-Tasarımcılar, Zuxxi vardı hatırlar mısınız? Bunlardı bizim üstat dediğimiz insanlar. Olay guruluk değil de pagerank, popüler blog olmak ise, sanırım Altı üstü Tasarım, sanal şöhret olmuş bir blogdur. Esasında blogumun gerçek anlamda okunduğunu ve popüler olduğunu bir İstanbul-Ankara seyahati sırasında anladım. Otobüs Ulusoy tesislerinde mola verdi ve ben yurtdışında yasayan ve kuru fasulye pilavı çok özleyen biri olarak girdim tesislere. Yemeğimi yerken, arka masada oturan iki kişinin sohbetine kulak misafiri oldum. Biri diğerine blog olayını anlatıyordu:

"Simdi bu blog olayı esasında tütün yaprağı gibi"

Diğeri sordu

"Nasıl yani?"

"Şöyle, simdi tütün yaprağını yiyen bir tırtıl var. İşte o tırtıl, yaprağı yiyince, tutun bitkisi de hemen bir sıvı salgılıyor. İşte o sıvı bir nevi blog yazısı, sonra arı geliyor..."

Bu sohbet beni hem inanılmaz şaşırttı, hem de memnun etti. Çünkü bu konuşmanın kaynağı olan tütün-tırtıl-arı yazısını yalnızca 1 hafta önce yazmıştım.

Blog ödülleri almak, reklam almak
Sanırım bunlar biraz olsun elinize, avucunuza alabileceğiniz maddi hedef, geri-dönüşümler ve hemen hemen her blog bunu gerçekleştirmeye çalışıyor bir şekilde.

Esasında soru su: Ben blog yazmayı 3 hafta önceye kadar doğru dürüst farkında bile olmadığım bu hedefleri tamamladığım için mi bıraktım? Benim buna cevabim çok açık ve açıklayıcı:HAYIR!

Blog yazmayı bırakmamın nedeni sıraladığım hedefler değil. Blog yazmayı bırakmamın asil nedeni, günümüzdeki en kısıtlı kaynağı daha iyi değerlendirmek istemem! Açıklayayım:

Sizi şimdi dünyanın en tatlı iki hanımı ile tanıştırmak istiyorum: işte dünyanın en tatlı iki hanımından büyük olanı Jayda (6), büyüyünce veteriner olmak istiyor ve küçüğü Aliya (4) ise ablası ne olmak istiyorsa onu olmak istiyor. Yani benim 80-90 yıl önceki kırsal bir yörede yaşamış olan bir babanın beklentisinden farklı beklentilerim var kızlarım için. Zaten bu nedenle son 50 yıl içinde tarım sektöründe çalışanların sayısı yüzde 50 düşüş gösterdi ve gayri safi milli hâsıladaki değeri her gecen gün düşüyor.

Size bir sorum var! Türkiye'nin 1955 yılındaki nüfusunu bilen var mı aranızda? Ben söyleyeyim 24 milyondu. Peki, bu 24 milyonun içinde kaç kişi tarımla uğraşıyordu? 8 milyon kişi. Yani nüfusun yüzde 33'u. Bugün 75 milyonuz ve tarımla uğrasan nüfus yalnızca 4 milyon. Yani nüfusun yüzde 6'si. Peki, aradaki yüzde 29'a ne oldu? Yeni sektörlere taşındı ve bu sektörlerden bence yarınları değiştirecek ve ülkeler arasında fark açabilecek sektör bilişim ve genetik. Bugün doğal kaynaklara bağımlı yasayan ülkeler her geçen gün yoksullaşıyor. Suudi Arabistan, Güney Afrika, Nijerya, Meksika... Zaten bu nedenle Microsoft gibi bir şirketin varlık değeri, Brezilya ve Meksika'nın ihracat rakamlarının 5 kati. Bu iki ülke 150 milyon is gücüne sahip iken, Microsoft bütün bunları 70 bin kişiyle gerçekleştiriyor. Zaten bu nedenle 40 yıllık bir şirket, 1916'larda kurulmuş General Motor'u ticari yarışta sollayabiliyor. Yani bu isi, yasa, deneyime bakmıyor. Bakin Google diye bir şey yoktu 10 sene önce. YouTube'u kimse bilmiyordu 5 sene önce. Wikipedia'da bugün 9 milyon madde var. Böyle bir projenin 20 yıl önce yapıldığını düşünün. Acaba kaç liraya patlardı? Peki bunun filen maliyeti nedir bugün: SIFIR. Rocketboom adlı bir blog, bir günlük reklam için 400.000 dolar alabileceğini aklinin ucundan bile geçiremiyordu 1 yıl önce.

Tarım sektöründeki gerileme yalnızca Türkiye'ye has değil. Aynı göstergeler hemen hemen her ülke için aşağı yukarı aynı. Bunun nedeni ise ağ, ağ hızı ve kısıtlı kaynakların devamlı olarak değişmesi. Bundan 80-90 sene önce kısıtlı kaynak tarım ürünleriydi ve bu kaynağın ulaşım ağı demiryoluydu. Zamanla, endüstri çağının gelişimi ile kısıtlı kaynak doğal kaynaklar haline geldi ve ulaşım ağı, yerini daha hızlı alternatiflere bıraktı: kamyon, gemi, uçak. Simdi ise bilgi çağındayız ve ulaşım ağımız bilgisayar ağları, internet, web, bloglar. Peki, o halde kısıtlı kaynak nedir? Eğer cevabiniz bilgi ise size bir haberim var: 1930 yılındaki yazılmış, kaydedilmiş bütün bilgiler, 1960 yılına gelindiğinde kendini ikiye katladı. Düşünün yıllarca (yani duvara yazılan geyik resminden tutunda ders kitaplarına kadar her bilgi) 30 yılda kendini ikiye katladı. Zaten bu nedenle hani o kuşak farkı denen şeyler söylenmeye başlandı. Hani annem-babam beni anlamıyor dediğimiz olay. Neden? Çünkü anne-babanın öğrendiği bilgiler çocuklarının öğrendiğinin yarısı kadardı ya da farklıydı. 1970lere geldiğimizde bilginin kendini ikiye katlaması yalnızca 7 yıl aldı. İçinizde kaç kişi Pluto'nun bir gezegen olduğunu okudu okul yıllarında? Kaç kişi aydan Çin Setti'nin görülebileceğini öğrendi? Visa şirketinin kurucusu Dee Hock diyor ki:
"Sorun birilerine yeni bir şeyler öğretmek değil. Asil sorun, o kişinin eski bilgilerini unutmasını sağlayabilmek".

Ve bilginin çoğalması, kendini ikiye katlaması durmuyor. Günümüzde bilgi kendini her 2 senede bir ikiye katlıyor. 2 SENE! Düşünsenize, 2 sene öğrendiğiniz bilgilerin bir kısmı ya bugün geçerli değil ya da yanlış. Bu dediklerimi özellikle Internet sektöründe çalışanlar çok daha iyi anlayacaktırlar. İşin en korkutucu yani esasında bugünler değil. Eğer IBM'in yaptığı araştırmaları takip ediyorsanız biliyorsunuz ki 5 sene sonra bilginin kendini ikiye katlama sureci 11 saat olacak. Evet, yanlış duymadınız: 11 SAAT! Düşünsenize, okuduğunuz ya da yazdığınız bazı blog yazıları daha sabahı çıkmadan ya geçersiz ya da yanlış olacak; ya da ayni konuda ayni gün içinde yazılmış milyonlarca yazıdan biri haline gelecek.

O zaman diyeceksiniz ki bu kadar hızlı veri ve bilgi gelişimi nedeniyle, kısıtlı kaynak bellek olmalı. Ama maalesef o da değil. Kaç kişi aranızda 256 MBlik belleğim var diye hava atıyordu arkadaşlarına 10-15 yıl önce? Bugün 1 TBlik bellek almak mümkün evinize. Hem de 200-300 liraya. Hemen bilmeyenler için söyleyeyim: 256 MBlik belleğinizde 2500 adet Pamela Anderson resmi depolayabilirken, 1 TBlik bir belleğe 9 milyon Pamela Anderson resmi ve 1 tanede videosu depolamak mümkün. Moore'un kanunları geçerli olduğu surece ki bunun önümüzdeki 5-10 sene içinde değişmesi için hiçbir neden yok, bilgisayar kapasitesi ve hızı artacak ve fiyatları daha da düşecek. Hepinizin duymuş olduğu örnek, elimdeki kredi kartının cipi, 1980lerdeki bir bilgisayardan daha akilli. Korkutucu düşünmek bile, çünkü cüzdanımın içinde taşıyabiliyorum bir donem odaları dolduran gücü. Tarihte ilk defa, geçtiğimiz sene, bilgisayar satışları, TV satışlarını solladi A.B.D ve Kanada'da ve yine geçtiğimiz sene, dünya üzerinde üretilen transistor sayısı, yine o sene hasat edilen pirinç tanesinden daha fazlaydı. Bu demektir ki ne bilgisayar ne de bellek kısıtlı kaynak.

O halde, zaman mı kısıtlı kaynak. Esasında herkesin sandığının aksine zaman da kısıtlı kaynak değil. Herkesin eline eşit ölçüde gecen bir kaynak, kısıtlı olamaz. Kontrollü kaynak olabilir ama kısıtlı olamaz. Yani sizinde, benim de 24 saatimiz var ve yarin, ertesi gün ve daha ertesi gün hepimizin yeniden 24 saati olacak ve bu 24 saat içinde bilgi kendini 2 defa ikiye katlayacak. O halde, kısıtlı kaynak zaman da olamaz.

Peki, nedir o zaman günümüzün kısıtlı kaynağı? Söyleyeyim: DİKKAT, İLGİ, ALAKA (ATTENTION)! Yani çok değerli, ele geçirilmesi zor ve kısa omurlu bir kaynak. Herbert Simon diyor ki:
"Bilgi zenginliği, ilgi yoksulluğu yaratır"

Size simdi bir sorum var. Cuma akşamı atladınız uçağa, Bodrum'a hafta sonu için tatile gittiniz. Yanınıza bilgisayar almadınız, telefonunuzu kapattınız. Pazartesi sabahı işyerinize geldiğinizde sizi kaç tane email bekliyor? 5-10-20-40-60-100? Kaç tanesi Nijerya'dan yazan bir arkadaş? Peki ya okumanızı bekleyen blog yazıları? Yapmak üzere olduğunuz araştırma için sizin ziyaret etme ihtimalini taşıyan web site sayısı? Peki, bütün bunlar içinde kaç tanesi gerçekten sizin için önemli? Ya da şöyle söyleyeyim, bunların kaç tanesi ilginizi hak ediyor? İşin en kotu yani, bütün bu emailler, SMSler, bloglar, web siteleri sizin ilginiz için yarışıyor ve bilginin 11 saatte ikiye katlandığı donemde nasıl yetişebiliriz bütün bunlara?

Simdi gelelim benim blog yazmayı bırakmamın nedenine! Büyük kızım Jayda, bu sene ilkokula başladı ve öğretmeni ona bir ev ödevi verdi. Ödev, hafta sonu ailenizle birlikte genelde yaptığınız bir aktivitenin resmini çizmek. İşte Jayda'nin çizdiği resim! Belki iyi göremiyorsunuz, anlatayım size resmi. Bu eşim Jennifer, küçük kızım Aliya, büyük kızım Jayda ve kedimiz Lola. Ben, şu köşede bilgisayar başında olan çöpten adamım. İşte kızımın gördüğü aile modeli. Herkes eğlenip, oynarken, baba, bilgisayar başında ya blog yazısı yazıyor ya da email cevaplıyor. Haklıydi da! Çünkü o donemde ben kendi zamanımın yüzde 70'ini bilgisayarda geçiriyordum.

Şimdiye kadar çalıştığım is ortamlarında en beğendiğim ve en çok öğrendiğim eski patronum John Webster bana bir keresinde sunu söylemişti: "Zaman, yaşlandıkça daha da hızlı geçip gidiyor." Ne kadar haklı olduğunu her gecen gün daha iyi anlıyorum. Örneğin 40 yaşındasınız ve 80 yaşına kadar yaşayacaksınız diyelim. Yapılan hesaplamalar ve araştırmalar bize soyluyor ki sübjektif olarak, aslında siz hayatinizin yüzde 71'inin çoktan yaşamışsınız. Buna göre, ben hayatimin yüzde 62'sini yaşadım. Bu şimdiye kadar duyduğum en korkutucu ve üzücü bilimsel araştırma sonuçları. (Eğer bu konuda daha detaylı bilgi almak isterseniz Jay Ingram'in Velocity of Honey kitabini okuyabilirsiniz)

İşte benim blogu bırakmamın nedeni size. Hayatimin geri kalan yüzde 38lik bölümünde, bütün ilgili, alakamı, dikkatimi kızlarıma ve aileme vermek isteği. Sizce değmez mi?

Hepinize çok teşekkür ederim. Özellikle Eray Endeş ve benim sizlerle olmamı sağlayan Vodaco'ya...

Ve sizlere, çünkü bana çok pahalı, çok değerli ve seyrek bulunan bir şeyi verdiniz: Dikkatiniz ve ilginiz.

Çok teşekkürler.



Top
Menu