10 Kasım ve Seni Halen Özlüyoruz
10 Kasım 2006
10 Kasım nedeniyle bundan birkaç sene önce yazdığım bir yazıyı yeniden sizlerle paylaşmak istedim. Fakat yazıya geçmeden önce birkaç konuyu sizinle paylaşmak istiyorum:
- Sevgili İsmail'in sayesinde tanıştığım Burak Büyükdemir'in blogunu
- Arda Kutsal sayesinde tanıştığım Proje Yöneticisi blogunu
- Uzun zamandır okuduğum ve son zamanlarda favori bloglarımdan biri haline gelen Mert Ulaş'ın blogunu
- Farketing blogundaki Karşınızdaki ne kadar biliyor? yazısını ve bu yazıya ait yorumları
- İki kız çocuğu babası ve işimin İnternet olması nedeniyle benim gibi birçok ebeveynin ilgisini çekeceğine inandığım Gökçen Karan'ın yeni çıkan kitabı Anne Babalar için İnternet Rehberi!'ni
sizlere şiddetle tavsiye ederim. Reklamlardan sonra :-), şimdi sizlerle paylaşmak istediğim 10 Kasım yazım, Kırmızı Kurdele:
Kırmızı Kurdele
Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'nin süper kahramanı ve ilk Cumhurbaşkanı idi. O, bugün ki Türkiye Cumhuriyetini, Osmanlının küllerinden oluşturdu. Avrupa'nın “hasta adamını" iyileştirdi ve bugünlere gelmesine neden oldu. Diğer tarihin unutulmaz liderleri gibi, kısa zamanda, inanılmaz işleri başaran, bir elin parmağını geçmeyen tarihi portrelerden birini oluşturdu. Yalnızca Türkiye'yi değiştirip, yaşayan, nefes alan ve saygı duyulan bir ülke haline getirmenin yanında, tüm dünyaya da örnek örnek oluşturdu İstiklal Savaşı ile. Her yaşayan canlı gibi, süper güçleri, süper liderliği , geleceği görüş yeteneği, onun ölümünü engelleyemedi. 10 Kasım 1938 günü saat 9:05'de, 1881 yılında açılan o mavi gözlerini, hayata kapadı.
Neden bunları anlatıyorum size? Bugün 10 Kasım olduğu için mi? Belki de. Ama öncellikle, bunları anlatmamın nedeni, herkesin, Atatürk'ü iyi anlaması, bilmesi ve öğrenmesi için. Özellikle Time dergisi. İkinci nedeni ise, Atatürk'ün ölüm yıldönümü, benim çocukluğum içinde büyük bir önemi, yeri olduğu için. Hepimiz iyi biliriz, 10 Kasımlar, üzgünlük günleridir. En azından öyleydi ben çocukken. Atatürk'ün, 1938 yılında öldüğü hiçbir şeyi değiştirmedi. 1980'li yıllarda da sanki 10 Kasım 1938 gibi yas tuttuk. Türkiye, her 10 Kasım'da ağlamak zorunda idi. Hatırlarım, her 10 Kasım'da, ben çocukken, lokantaları, sinemaları, barları kapatırlardı. İçki satılmazdı o gün. Neden? Saygıdan ötürü mü? Ben çocukken, çok da önemli bir konu değildi bu zaten benim için. Birçok kişi, televizyon seyretmezdi bir gün boyunca. Hatırlarım, annem televizyonu açar ama sesini iyice kısardı komşular duymasın diye. Tüm Türkiye'ye eğlence yasağı gelirdi bir gün boyunca. Yalan ve yaptırımcı bir hüzün, neredeyse yarım yüzyıl önce ölen, yüce bir insan için.
Faiz Doğan bir kahraman değildi. Ne Türkiye'nin, ne de doğduğu şehir olan Urfa'nın. Faiz Doğan, benim dedemdi. Onun, Atatürk'e benzeyen birçok yönü vardı. Her ikisinin de inanılmaz derin mavi gözleri vardı. Hani şu çakır gözlü denilen cinsten. Her ikisi de zamanına göre yakışıklı sayılırdı. Her ikisi de çapkın idi gençliğinde. Maço, sinirli, kontrol düşkünü. Her ikisi de Rakı'yı ve sigarayı çok severdi. Her ikisi de bir Kasım günü hayata gözlerini kapadı.
Dedem, zengin, güçlü, köklü, örf ve adetlere bağlı bir aileden geliyordu. Zamanında, babası ile aynı odada oturabilmek için, annesinden ve babasından izin istemek zorundaymış. İşte öylesine eski törelerin uygulandığı bir aile. Hayatı boyunca çalışmak gereği duymadı. Ağa oğlu idi ve öyle yetişmişti. İki kez evlendi ve bu evliliklerden dört çocuğu oldu. Bir kızı ilk evliliğinden -ki şimdiye kadar hiç görmediğim, ve üç tane oğlu, ikinci evliliğinden. O, üç oğlunu, Rakı'yı ve Maltepe sigarasını çok severdi. Bir de kanaryaları. Bana uzun uzun kanaryalardan bahsederdi. Her zaman bir kanaryası vardı dedemin evinde. Kafesin önüne sandalyeyi koyar, uzun süre ıslık çalardı ki kanarya karşılık versin. Bazen kanarya kaseti koyduğu da olurdu kasetçalarına. Sonra oturur sandalyesine, sol elini kulağına götürür ve kanaryanın ötmesini beklerdi. Arada sırada da bize sorardı:
Bu kanarya dişi sanırım. Ötmüyor değil mi?
Kimsenin yüreği yetişmedi "Susmuyor ki mübarek. Sabahtan beri ötüyor. Kafa kalmadı vallahi" demeye. Kulağı ağır işittiğinden duymazdı kanaryanın ona söyledi şarkıları. Bir kulaklık almayı da kendine yediremedi öldüğü tarihe kadar.
Az kalsın unutuyordum. Bir de beni çok severdi. Dedem, eski Osmanlı adamı dedikleri kişiliklerden biriydi. Babanın bulunduğu odaya girmek için izin istenen dönemlerden geliyordu ne de olsa. Çok fazla konuşmaz ama konuştuğunda az ve öz konuşurdu. Bir kere olsun, üç oğlundan birini kucakladığını ya da "Seni Seviyorum" dediğini duymadım. Sevmediğinden değildi. O şekilde yetişmişti Dedem.
Fakat benim yanımda çok farklı idi. Uzun uzun yürüyüşlere çıkardık beraber ve her yürüyüşümüzde bacaklarının ağrıdığından şikayet ederdi. Bana uzun uzun damar tıkanıklığı problemlerinden, anjiyo gibi tıp terimlerinden bahsederdi. Anlamazdım ama dikkatle dinlerdim çünkü kelimeleri çok tasarruflu bir şekilde harcayan dedemin konuşması beni hem şaşırttır hem de konuştuğunda önemli şeyler söylediğinden, yürüyüşümüz sırasında söylediklerini can kulağı ile dinlerdim. Konu damar tıkanıklığı bile olsa. Daha birçok hikayeler anlatırdı. Kanaryalardan, babama nasıl yüzmeyi öğrettiğinden (babamın beline ip bağlayıp, Fırat nehrine atmış bir gün. Can havliyle babam birkaç günde öğrenmiş yüzmeyi), kardeşleri ile birlikte, dedelerinin hazinesini bulmak için, mutfaklarının ortasına açtıkları kuyudan ve daha birçok inanılması güç hikayeler anlatırdı.
Yürüyüşlerimizde bana bir şarkı söylerdi. Hep aynı şarkı, hep aynı de-tone ses ile:
Mehmet Efendi
Aldı tufengi
Çıktı avına
Vurdu kuşuni
Şarkı söyledikten sonra da bana, kuşları hiçbir zaman vurmamam konusunda tavsiye verirdi. "O şarkının gelişi" derdi. Halen bugüne kadar, babam, dedemin şarkı söylediğine inanmaz. İşte öyle bir adamdı benim dedem. Küçüklüğümü en çok etkileyen ve benim çok sevdiğim bir karakter.
Beni bu kadar sevmesini, zaman ayırmasını, oğulları üstünde yaptığı yanlışlıkları benim üzerimde tamir etmek istemesi diye düşünüyorum. Bana, kimseye göstermediği, o kırılgan, hassas, sevecen yanını gösterdi hep. Bana bir şeyi öğretti. Bana, babalığın, bir öğrenme süreci olduğunu öğretti. En azından, kızlarım doğduğunda anladım bunu. Bana, bir insanın başkaları tarafından görülen yüzünün, gerçek yüzü, gerçek duygularından farklı olabileceğini öğretti. Onu o kadar çok sevdim ki anlatamam. Bir 10 Kasım günü öldü dedem.
İlkokul yıllarında, çok akıllı bir öğrenci değildim. Okurken, yazarken, sorunlarım vardı. Halen de devam eder arasıra. Hatırlarım, yan komşumuzun oğlu Serdar, bir gün "kırmızı kurdele" ile geldi evine. Kırmızı kurdele çok önemli bir mevzu idi ilkokul yıllarında. Kırmızı kurdele, ne kadar akıllı ve başarılı ya da öğretmenin gözdesi olup olmadığını gösteren bir sembol idi. Bir kere aldın mı, bütün yıl giyerdin simsiyah gömleğinin üstünde, kıpkırmızı! Annem, arasıra sorardı bana şaka ile karışık "Benim oğlum ne zaman alacak kırmızı kurdeleyi" diye. "Bir gün" derdim ama içten içe, hiçbir zaman alamayacağımı da bilirdim. Fakat milyonlarca yılda geçse, günün birinde, bu kırmızı kurdelelerden birini, Atatürk ve dedemin sayesinde benim de alacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
İşte, aynen bu gün gibi, günlerden 10 Kasım idi. Türkiye, yine, o sahte, o yalan üzüntüsüne bürünmüşdü. Ben de arkadaşlarım ile birlikte, okul bahçesinde, sıradaydım. Saat 9:05'de sirenler, kulaklarımızı yırtmaya başladı. Yüce insanın öldüğü anı işaretliyordu bu siren, kulaklarımızda, beynimizde, kalplerimizde. Öğretmenler, etrafa bakınıyordu. Hani gülen bir öğrenci bulsamda çeksem kulaklarını der gibi. Böyle bir anda, gülmeye ya da Allah muhafaza konuşmaya cesaret edebilecek, kansız var mı acaba diye aranıyordu gözleri. Ben ise ne konuşuyor, ne de gülüyordum. Neredeyse, haykırırcasına ağlıyordum o gün. Okul müdürü yanıma geldi, diz çöküp, bana “Ağlama, üzülme evladım! Benim de ağlayasım geliyor" dedi. Bana kimsenin Onun yerini alamayacağını, Onun kalbimizde yaşadığını söyledi. "Evet" dedim. Kimse Onun yerini alamazdı. Müdür, Atatürk'den; ben ise Dedemden bahsediyorduk. Daha sonra, müdür beni örnek verdi herkese. Benim, Atatürk'e bağlılığımdan, Onu nasıl sevdiğimden bahsetti ve kıpkırmızı bir Kırmızı Kurdele taktı göğsüme.
Şimdi düşünüyorum da keşke söyleyebilseydim müdüre. Ben, dünyada tanıdığım en yüce insan için ağlıyordum ve evet, kimse onun yerini dolduramazdı. Ben 10 Kasım günü hayata gözlerini kapayan Dedem için ağlıyordum.


Bu yazıya ait 9 yorum var.
Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.Sevgili mehmet Doğan yine bir güzel yazınızla karşımıza çıktınız. Her ne kadar bu üzücü bir günde olsa tüm milletimiz için akıcı yazınızla sevgili dedenizi anlatmışsınız sayenizde o güzel insanı bizde azda olsa tanımış olduk Allah gani gani rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah...
Sevgili Atamızı o büyük insanı kaybettiğimiz bu günde yazdığınız bu yazıyla bir çoğumuzun duygularına tercüman oldunuz. Sizinde anlattığınız gibi bu 10 Kasım ve bundan sonraki 10 Kasımlarda aynı hüznü, üzüntüyü bir millet olarak kalplerimizde yaşayacağız sevgili Atatürk'ün ruhunu şaad edeceğiz.
Yine o güzel insanın bize bıraktığı bu güzel Cumhuriyet ülkesi Türkiye Cumhuriyetini sizin gibi aydın insanların önderliğinde sonsuza dek ayakta tutacağız. Belki bir daha Atatürk gibi muhteşem şahsiyetler bu ülkeye gelmeyecek ama onun gösterdiği bu yolda sonsuza dek yürümeye devam edeceğiz.
Her ne kadar bu ülke iç ve dış mihrapların yıkım ve sömürü uğraşları süre gelsede siz ve sizin gibi insanların önderliğinde biz bu ülkeyi ayakta tutacağız. ve bu sonsuza dek böyle süre gelecek yılmayacağız yıkılmayacağız.
Saygılarımla
* Atam sen rahat uyu bize bıraktığın vatanın her köşesinde uyumayan bir Cumhuriyet çocuğu var ve var olacaktır.
Gunlugumun sizin tarafinizdan begenildigini ogrenmek cok hosuma gitti, tesekkurler. Kirmizi kurdela stresini bende yasamistim ilkokulda ve sanirim benim babamda biraz sizin dedeniz gibi duygularini pek belli etmiyordu gecmiste. Hayatta ki bir cok seyin aslinda bir surec oldugunu dusunursek, henuz bir baba olmasamda empati kurarak "Bana, babalığın, bir öğrenme süreci olduğunu öğretti." sozunuze sonuna dek katiliyorum.
Bu yazınızı ilk okuduğumda duygularıma hakim olamamıştım. Tekrar okumaya cesaretim yok açıkcası. Fakat 10 Kasım olduğu için; Atatürk'ü iyi anlamak gerekir, karakterini kişiliğini vatanı için neler yaptığını. 1 Askeri için neler yapabileceğini şu yazıda okuyabilirsiniz, ben ilk okuduğumda çok duygulanmıştım.
Er musa: http://www.sosyomat.com/etiket/er-musa
Her 10 Kasım öldürür beni
Ayaklarımın altında buzlu bir toprak
İki adım ötesi cehennem kayaları
Ölsem
Ne beni toprak kabul eder
Ne de kan kokan gökyüzü
Şehitlerin desteği ile ayaktayım
Hep aklımda
Yitip giden her bir vatan öksüzü
Umursamam
Attığım her adımda devrilen
On, yüz, bin arsız yüzsüzü
Bir ayağım Çanakkale, Samsun
Bir ayağım Ankara, Sivas, Urfa
Bir elim İzmir, Kıbrıs, Aydın
Bir elim İstanbul, Bursa
Yüzüm, bedenim, gözlerim
Bu vatana şehit olabilmek için atar
Durmaksızın yüreğim
On, yüz, bin arsız yüzsüzün
Yapamadığı olur 10 Kasım’larda
Beni hatırladığınız
Her 10 Kasım öldürür beni
Beni hatırlamanız için gereken
Her 10 Kasım..
Ben Atam'ı hiç özlemiyorum.
Benim aklım var. Aklımı kullanıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk yaşam denen bu tünelde önümüzü aydınlatacak meşaleye verdiğimiz isim. Gerisi, yani yürümek ve önümüzdekilerle boğuşmak bize kalmış.
Oturup da seni çok özlüyoruz gel de yeniden yap o eski devrimlerini diyecek kadar tembel değilim. Sevgim saygım sonsuz, attığım her adımda Mustafa Kemal Atatürk benim yanımda. Türk milleti gidenin dönmeyeceğini kabul etmek zorunda. 68 yıl sonra bile oturup seni özlüyoruz demek kadar mantıksız bir olgu yoktur.
Ölüm, insanın değişmez kaderidir; marifet unutulmamaktır.
(Atatürk’ten B.H., s. 13)
Söylediği gibi o bunu başardı sıra bizde..
Atam izindeyiz..
Çok güzel bir yazıydı, etkileyici bir dille kaleme almışsınız açıkçası çok duygulandım. Dün sirenler çalarken tek başıma saygı duruşunda bulunduğumu bunun çok acaip birşeymiş gibi algılandığını da aklımdan çıkarmayarak.
Bu arada Mert Ulaş'ın bloğu cidden şahane belritmek isterim :)
"Böyle bir anda, gülmeye ya da Allah muhafaza konuşmaya cesaret edebilecek, kansız var mı acaba diye aranıyordu gözleri." cümlesi üzerine, 10 Kasım 2006 tarihinde anma töreninde, ufak bir ses sistemi hatasından dolayı istiklal marşının çalmaya başlamasından bir kaç saniye sonra üzerine yeni bir marşın çalması gibi bir karışıklık sırasında gülen bir bakan olduğunu televizyonda haberlerde gördük maalesef.
Atatürk sevgisi bir insana olan sevgi değildir. Atatürk sevgisi bir ülkenin kaderini nasıl değiştirdiğine olan bir sevgidir. Bağımsızlığına düşkün bir milletin sevgisidir.
YIL 1910..
FRANSIZLAR YENİ BULUŞLARI OLAN UÇAĞI TANITMAK İÇİN TÜM ULUSLARDAN KATILIMCILARI DAVET EDERLER...
HERKES BÖYLE BİR İCATIN GERÇEKLEŞMİŞ OLMASI NEDENİYLE ŞAŞKIN VE MERAKLIDIR...
DÖNEMİN OSMANLI HÜKÜMETİNE DE KATILIMCI İÇİN HABER GÖNDERİLMİŞ...
HÜKÜMET İCATLARA OLDUKÇA MERAKLI OLAN ALİ RIZA PAŞA YI GÖNDERELİM O MERAKLIDIR DEMİŞLER... VE DERHAL SARAYA ÇAĞIRMIŞLAR...
KENDİSİNE FRANSIZLARIN BULUŞUNDAN BAHSETMİŞLER VE OSMANLI YI TEMSİLEN GİTMESİNİ İSTEMİŞLER...
ALİ RIZA PAŞA BU NU BİZ YAPMALIYDIK DEMİŞ İÇİNDEN HAYIFLANARAK...
YALNIZ DEMİŞLER PAŞA YA DAVET 2 KİŞİLİK YANINA 1 KİŞİ DAHA AL ONU DA SEN BELİRLE DEMİŞLER...
ALİ RIZA PAŞA BİRAZ DÜŞÜNMÜŞ VE BİR DELİKANLI VAR ONU GÖTÜREYİM DEMİŞ...
NEYSE ALİ RIZA PAŞA VE DELİKANLI PARİS'İN YOLUNU TUTMUŞLAR...
PARİS'TE OTEL E YERLEŞMİŞLER...VE BULUŞUN GÖSTERİLECEĞİ GÜN KALABALIK MEYDAN VE PİST HERKES MERAKLA BEKLİYOR..DERKEN PİLOT HAZIRLIKLARINI YAPIYOR...ÜSTÜNE MONT GİYİYOR BİRDE
GÖZLÜK TAKIYOR...UÇAK HAVALANIYOR...
PARENDELER TAKLALAR MANEVRALAR MÜTHİŞ BİR GÖSTERİ... PİSTE İNİYOR... ALKIŞLAR ARASINDA İNİYOR UÇAKTAN...
HERKES KISKANÇ AMA ŞAŞKIN .... BİR YETKİLİ BİR GÖNÜLLÜ İSTİYOR.. PİLOTUN ARKASINDA ONA EŞLİK EDEBİLECEK CESARETİ OLAN..
BİZİM DELİKANLI ATILIYOR.. BEN BEN... TAMAM, DENİYOR VE DELİKANLIYA GÖZLÜK VE MONT VERİLİYOR...
DELİKANLI MONTU GİYİYOR GÖZLÜĞÜ TAKIYOR.. KALABALIKTAN SIYRILMAK ÜZERE İKEN ALİ RIZA PAŞA KOLUNDAN TUTUYOR..
BOŞVER SEN BİNME BIRAK BAŞKASI BİNSİN DİYOR...NEDEN DİYE SORUYOR DELİKANLI BİRŞEY Mİ HİSSETTİNİZ.. YOK, SEN YİNE DE BİNME EVLAT DİYOR... DERKEN BAŞKASI BİNİYOR UÇAĞA..UÇAK HAVALANIYOR. DELİKANLI ÖFKELİ PAŞA YA ... PARANDELER..MANEVRALAR.. DERKEN UÇAK ALEV
TOPUNA DÖNÜYOR VE PİSTE ÇAKILIYOR..2 ÖLÜ...
DELİKANLI PAŞAYA BAKIYOR HAYRETLER İÇİNDE... PAŞA MAĞRUR VE MUTLU. BİR İNSANI KURTARDIĞI İÇİN...AMA BİR BAŞKASI ÖLMÜŞTÜ....
AMA KURTARDIĞI BİR İNSAN DEĞİLDİ....
BİR ULUSTU...
ÇÜNKÜ DELİKANLI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK' TÜ.
SUNAY AKIN' DAN
Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.
Kitabımı satın almak ister misiniz?