Ta Ta Ta Taaaam

Ta Ta Ta Taaaam

Bu yazıyı okumadan önce buraya tıklayarak ulaşacağınız küçük müziği dinleyin! (mp3 – 450Kb). Tanıdık geliyor değil mi?

Peki size şu işaret tanıdık geliyor mu? V

V karakteri alfabemizde bir harf, Romen rakamları ile 5 ve aynı zamanda zaferi simgeleyen el işaretidir. Fakat V her zaman V olarak yazılmıyor. Eğer Samuel Morse"un icat ettiği Mors Alfabesini bakarsanız, V harfini  . . . ___  diye yazıldığını göreceksiniz. Yani "ta ta ta taaaaaam". Aynen yukarıda dinlediğiniz müziğin başlangıcı gibi: "ta ta ta taaaam".

Yukarıdaki linke tıklayarak dinlediğiniz müzik, çoğunuzun çok iyi bildiği Beethoven'in en iyi bilinen, en çok çalınan, en çok konuşulan senfonisi, "5. Senfoni" eserine ait. 5 yani Romen rakamı ile V yani Mors Alfabesindeki V harfi, işte bu eserin başlangıcındaki 4 notadan esinlenerek oluşmuş. Bunun nedeni ise Samuel Morse"un, 5. Senfoni yazıldıktan 20 sene sonra, Mors Alfabesinin oluştururken çok sevdiği besteci, Beethoven"i, kendi eserine dahil etmek istemesi. 5. Senfoni daha birçok kişiye ilham kaynağı olmuş. Örneğin bir Kubrick filmi olan "A Clockwork Orange", Anthony Burgess tarafından yazıldığında esas karakter Alex, 5. Senfoni"yi dinliyordu (Kubrick, filminde bunu 9. Senfoni ile değiştirdi). 5. Senfoni"yi son zamanlarda sinema filmi haline getirilen "V for Vendetta" filminde de duymanız mümkün. Başka bir örnek ise İkinci Dünya Savaşında, Haziran 1944"de yapılan Normandiya Çıkartmasında (D Day), Beethoven"in 5. Senfonisi çalınmış arka planda. Çünkü 5 yani Romen rakamı ile V yani zafer işareti, bu çıkartmanın amacını özetliyormuş. Aynı mantığı güden BBC televizyonu da yine aynı dönemde haber bültenlerine bu bestenin ilk 4 notasıyla başlıyorlarmış: ta-ta-ta-taaaam.

Bundan yıllar önce, 1800lü yıllarda yaşamış, ismi çok ünlü bir orkestra şefi vardı. İsmi ünlü olmasına rağmen, orkestra şefi olarak yeteneği inanılmaz derecede kötüydü. Beethoven"in ünlü eseri 5. Senfoni"yi, 6. Senfoni ile birlikte dünyada ilk defa seyircilere sunarken, performans 4 saat sürmüş ve konseri izleyen seyircilerin hiçbiri ne performansı beğenmiş ne de herkesin simdi çok konuştuğu ünlü besteyi. Daha birçok diğer bestelerin, yumuşak ve yavaş çalınması gereken yerlerinde tonu gereğinden çok aşağı çeker; yüksek tonla çalınması gereken kısımlarda ise gereğinden fazla heyecan göstererek havaya zıplardı. Hatta konser sırasında "SUSUN!! YANLIŞ!! YENİDEN BAŞLAYALIM!" diye bağırdığı bile olurdu orkestra sanatçılarına.

Hafızası çok kötüydü. Konser öncesi provalar sırasında bir bestenden attığı kısmı, konser sırasında orkestraya çaldırmaya çalışır; orkestra başka bir bölümü çalarken, kendisi bestenin başka bir kısmını yönetirdi. Bir müddet sonra, orkestra sanatçıları, bu orkestra şefine bakmak yerine baş kemancının temposuna ayak uydurmaya başladılar. Hatta bir konseri sırasında bestenin yüksek tempolu bir kısımda yine havalara zıplarken, sanatçıların nota kağıtlarını görmeleri için mum tutan bir koro çocuğuna çarpıp, çocuğun ve nota kağıtlarının devrilmesine neden olmuş ve böylece konserin bir hüsran içinde bitmesine bile neden olmuştu. Bu son olay orkestra sanatçıları için bardağı taşıran son damlaydı. Orkestra sanatçıları, şefin kendilerini bir daha yönetmesi durumunda hiçbir konsere çıkmayacaklarını söylediler yönetime. Zaten sağırlık ile mücadele eden bu ismi ünlü orkestra şefi, en sonunda baskılara dayanamayıp, orkestra şefliği mesleğini bıraktı. Orkestra şefliğini bıraktı fakat insanların dahi adını verdiği, gelmiş geçmiş en iyi besteci dediği bir kişi olarak orkestra şefliği ile alakalı fakat kendisinin yetenek ve karakterine uygun başka bir mesleği icra etmeye devam etti: bestecilik. Bu kişinin ismi ünlü besteci Ludwig Van Beethoven idi.

Bazen şimdi çok iyi olarak adlandırabileceğimiz şeyler (örneğin 5. Senfoni), sırf sunan kişinin yeteneksizliği ya da performans eksikliği nedeniyle çok kötü olarak adlandırılabiliyor (örneğin Beethoven"in yönettiği orkestra). Acaba bunun nedeni "ben bu işten anlıyorum o halde diğer şu işi de yapabilirim" inancı mı? Gerçekten her şeyde eksiksiz, başarılı, mükemmel olmak mümkün mü? Yoksa gerçek hedeflere mi odaklanmalı insan?

Aynı meslek sektörü içinde, bir bölümü dahilik derecesinde iyi yapmayı başaran fakat bir başka kısımda inanılmaz kötü olabilen birçok örnek var hayatımızda. Beethoven yalnızca ismi çok iyi bilenen bir örnek. Önemli olan "en iyi olduğumuz" kısmı bulabilmekte tabi bunu yapabilmek, yaptığımız işin gerçek amaçlarını anlayabilmek ile gerçekleşebilecek bir olay. Örneğin hepimiz Google"un amacını biliyoruz: "Dünyadaki bütün bilgileri arama motoru ile herkese sunabilmek" hatta bunu şu şekilde niteliyorlar: "Amacımız -ve belki de bu konuda dünyadaki tek şirketiz, kullanıcılarımızın websitemizi en çabuk şekilde terk etmesi... Google, çabuk kullanıcı memnuniyetine inanır" ve bu işi çok iyi yapıyorlar. Eğer bir kavramı Google"da bulamıyorsanız, büyük ihtimal o kavram gerçek değil ya da en az bir kişinin ilgisini çekemeyecek kadar önemsizdir. Buna Wikipedia"nin kurucusu Jimmy Wales "Google Test" adını veriyor. Eğer bir sözlük girişini Google"da bulamıyorsanız bu demektir ki o kelime gerçek bir kelime değil. Bu testin ne kadar güvenli olduğu tartışılır fakat tartışılması imkansız olan Google"un varoluş amacını ne kadar iyi yapabildiği. Google"un yaptığı başka bir şey daha var ki bu yazının esas amacı bu. Hani lise yıllarında futbol oynadığımız zamanlarda üst sınıftaki ağabeylerimizin bize verdiği bir öğüt vardı: "Topun sana gelmesini bekleme. Sen topa koş!". İşte Google, amacını gerçekleştirmek için bunu yapıyor. Dünyadaki bütün bilgileri indekslemek için beklemiyor, dünyadaki bilgiyi kendi oluşturup, indeksliyor. Nasıl mı yapıyor bunu? Lokal arama araçları ile: Google Harita, Google Katalog, Google Lokal, Google Desktop; Kağıt bilgilerini arama araçları ile: Google Kitap, Google Bilim, Google Katalog. Başka araçlar da sunuyor Google ve böylece kullanıcıların bilgiyi kendi kendilerine üretmelerini sağlıyor. Örneğin Blogger, Picassa, Google Chat, Google Email (Gmail), Google Takvim. Kısacası, Google, sırf "fena fikir değil!" diye yeni bir hizmet açmıyor; bu hizmetin şirket amaçları ile ne kadar örtüştüğüne bakarak ya da halihazırdaki hizmeti geliştirebilecek bir şeyler ortaya çıkarıyor.

Örneğin Apple şirketinin en başarılı ürünlerinden biri olan iPod'in başarısının nedeni şık, basit tasarımı, kolay kullanımı ve işlev/bilgi odaklanması. Apple, iPod'i üretirken, ne yapmak ve kimin için yapmak gerektiği gibi soruları kendine sorduğu kesin ve sonuç sizlerin de gördüğü gibi kaliteli ve başarılı bir ürün. iPod, cep telefonu, takvim, email yazıcı ile gelmiyor. Asıl görevi olan ve şirketin amacı olan "Dünya"nın en kaliteli MP3 çaları" olarak geliyor. Diğer bütün kısımlar, hizmetler, fonksiyonlar, arka planda, göze batmayacak şekilde hatta bazıları neredeyse saklı bir şekilde sunuluyor. En başarılı ürünler, sizin ne yapmak istediğinizi tahmin eden ürünler değil (örneğin herkesin nefret ettiği Microsoft Word Asistanı gibi intihar mektubu yazan adama "Hımm! gördüğüm kadarı ile mektup yazıyorsunuz? Yardım edebilir miyim?" diye ortaya çıkması); sizin ne yapmanız gerektiğini gösteren/öğreten ürünlerdir. Örneğin "asıl amacı" ve varlık nedeni İnternet bağlantısı satmak olan e-Kolay, benim haber okuyacağımı, burçlarıma bakacağımı tahmin ederken; iPod ise yalnızca MP3 çalıcı olarak almama rağmen, müzik dinleme, müzik kütüphanemi organize etmeme kadar birçok günlük davranışları mı ben farkına varmadan değiştiriyor ve bu sayede beni ürününe aşık ediyor.

Birçok tasarımcı, mühendis, sırf "yapabilecekleri" için, kullanıcının kullanacağını düşündükleri için ya da "teknolojik olarak yapılabilir" olduğu için birçok fonksiyonu, websitelerinin ya da ürettikleri ürünün içine sokuyor. Daha sonra ise rekabet ile baş edilmez bir kaosa dönüşüyor ürün tasarımı. Daha sonra şirket amaçlarından uzaklaşılıp, "fena fikir değil!" denilen her şey hizmet ve fonksiyon haline geliyor. Gerçekten bir makarna üreticisinin websitesi "bedava email adresi" vermeli mi? Ya da araba lastiği satan bir şirket "Sanal Oyunlar" sunmalı mı websitesinde? Ya da başka bir deyişle bu "hizmetler" gerçek şirket amaçlarına ne kadar yardımcı oluyor? Günümüzdeki cep telefonları sanırım bunun en güzel örneği. Yüzde 90'in kullandığı fonksiyon ihmal edilip, yüzde 5'in bile devamlı kullanmadığı birçok fonksiyon, telefona dahil ediliyor. Tuş sayısı, menü sayısı ve fiyat artıyor bu saçma "fonksiyon" rekabeti yarışında. Mobil hizmeti veren telekom şirketleri her geçen gün mobil hizmetlerini genişletiyor: tekst mesaj (sms), multimedia mesaj (mms), TV ve video içerik, WAP hizmetleri, blog, website, email, müzik… ve liste uzayıp gidiyor. Fakat, üretici kesiminde ise başka gelişmeler ve istekler var: boyutu en ince, boyu en küçük, pili en uzun ömürlü… ve liste uzayıp gidiyor. Peki denge nerede? Ya da var mı böyle bir şey? Swiss Army bıçağına mı dönecek telefonlarımız? Bir söz vardır Kanadalıların çok kullandığı: "Her şeyi biraz yapan, hiçbir şeyi tam yapamaz" (Jack of all trades, master of none)



Top
Menu