ALTI ÜSTÜ TASARIM – Mehmet Doğan

 
yazı arşivi|abonelik|site ve yazar hakkında|teknoloji kimin umurunda|tavsiye ettiklerim|iletişim
 

Bloglar ve Gelinim Olur musun?

10 Mayıs 2006

Bundan birkaç ay önce, stresin esasında ne kadar yararlı bir araç olduğundan fakat gereksiz kullanıldığında ise ne kadar ölümcül olabileceğinden bahsetmiştim bir yazımda. İnsan vücudu inanılmaz bir düzen içinde işliyor ve bunun en güzel örneğini yazılarını ve yazım stilini kıskandığım ve Montreal'da CUSEC 2006 konferansında dinleme olanağına sahip olduğum Kathy Sierra verdi.

Kathy, konuşmasında tüketicilerin ürünlere nasıl baktığını, nasıl onlara "aşık" olduğunu ve bütün bu süreç içinde beynin ne gibi aşamalardan geçtiğinden bahsetti. "Kullanıcıların dikkatini çekmek için ne yapmalıyız?" sorusunu sordu ve cevapladı.

Hepimizin beyni içinde "ıvır-zıvır" süzgeci var. Özellikle son zamanlarda teknolojinin ve tıp biliminin gelişimi ile yapılan araştırmalar gösteriyor ki, beynimizin, "önemsiz" görünen şeyleri unutmak için görevlendirdiği sinir hücreleri var. Bu sinir hücrelerine CREB-2 adı veriliyor ve bu hücrelerin tek bir görevi var: UNUTMAK. Aynen stresin çalışma şeklinde olduğu gibi, vücudumuz, tehlike içermeyen, önemsiz gibi görünen, hayati bir önem taşımayan bilgileri CREP-2 filtresinden geçirip, bizlerin bu bilgileri unutmasını sağlıyor. İşte bu nedenle üniversite çağlarında okuduğumuz birçok ders kitabı hayati bir önem taşımadığı için aklımızdan uçup gidiyor fakat nedense kulak ucuyla duyduğumuz "Köpekbalığı ile karşılaşırsan ve sana saldırırsa, burnuna vur!" gibi saçma fakat hayati bir bilgi bizimle yıllar boyunca yaşıyor. (En azından Kathy'nin anlattıkları içinde benim CREP-2 filtremden geçenler bunlar.)

Zaten bu nedenle Seth Godin, "Mor İnek" terimini kullanıyor kitabında (kitabı okumayanlar için en kısa ve kaba tabiri ile bir inek sürüsü içinde eğer mor inek görürseniz, bu inek diğer ineklere göre aklınızda yer edecek, başkalarına anlatmanıza neden olacaktır). Yani, CREP-2 ile savaşmak için bizlerin farklı, hatırlanabilir, değişik olması gerekiyor. Kathy Sierra, yine konuşmasında, beynimizin devamlı bir şekilde belirli bir beklentiyi karşılayacak bilgileri aradığından bahsetti. Yani CREP-2 filtresinden geçmeyi başarabilecek bilgilerden. Örneğin beynimiz seks, güzellik, sevimlilik, masumluk ve eğlence gibi değerleri filtreden geçirmeyi başarabiliyor. Zaten bu nedenle, Kathy Sierra, EĞLENCE kelimesinin, bir ürünün başarısını doğrudan etkilediğinden bahseden birçok yazı yazdı. Beynimiz başka şeylerde önem verip, filtresini etkisiz bırakıyor. Örneğin acayip, beklenmedik olaylar, insan yüzleri, korkunç objeler ve en önemlisi gerçekçi ve sohbet tarzı yazım ya da konuşma stili.

Sohbet tarzı yazılar beynimizin filtresini etkisiz bırakıp, yazılanları hatırlamamızı sağlıyor. Bu nedenle çoğu zaman resmi dille yazılmış belgelerin içeriğini unuturken, sohbet tarzında yazılmış belgeler, yazılar, kitaplar, belleğimizde uzun süre yer kaplıyor. Bu konuda birkaç gün önce Derek Powazek çok güzel bir yazı yazdı. Derek, yazılımcıların ve web tasarımcıların, kullandığı dilde sohbet tarzı yazım şeklinin ne kadar etkili olduğundan bahsetti yazısında. Hatta bu teoriyi destekleyen araştırmalar kitap haline bile geldi.

Peki bütün bunların realite şov ve bloglarla ilgisi ne? Technorati şirketinin patronu David Sifry, blogların gelişimi ile ilgili raporunu geçenlerde yayınladı. Rapora göre, blogların sayısı her 6 ayda bir kendini ikiye katlıyor ve 3 sene öncesine oranlar, blog ortamı, 60 kat daha büyük. Verilen başka ilginç bir rakam ise her saniye yeni bir blogun oluşturulduğu ve bu yeni blogların yüzde 55'inin 3 ay sonra halen güncellenmeye devam ettiği. Peki nedir insanların blogları bu kadar sevmesinin nedeni? Bunun nedeni "Gelinim Olur musun?" ya da "PopStar" gibi TV programlarının milyonlarca seyirci toplamasındaki nedenle aynı: gerçekçi ortam ve yüzler, belirli bir senaryoya ya da misyona sahip olmayan stil (acayiplik ve umulmazlık), eğlence ve resmi olmayan, sohbet ediliyormuş gibi yazılan yazılar/konuşmalar. Bizler, bloglarda ve realite şovlarında aynı hissi yaşıyoruz. CREP-2 filtresini geçen birçok özelliği taşıyor bu iki grup: acayip olaylar, sohbet dili, yüzler ve eğlence. Her iki grupta beyin ile iletişim kurmayı başarıyor; mantık ile değil. Çünkü beyin ve mantığın farklı hedefleri var. Her iki grupta, beynin ıvır-zıvır filtresini geçmeyi başaran duyguları yaratabiliyor. Bu nedenle Türkiye 2-3 aylık bir programdaki Semra Hanım'ı hatırlarken, yıllarca her akşam evimize resmi bir dille konuk olan Altan Varol ismini kaç kişi hatırlayabilecek.

Sonuç olarak kullanıcınızın, okurunuzun sizin hakkında ne düşündüğü çok önemli değil. Önemli olan onların kendileri hakkında neler hissettikler yazılarınız okuduktan sonra. Yanılıyor muyum?

   
 
Bu yazı Mehmet Doğan tarafından saat 19:54 civarı yazılıp Blog dosyası içine işlendi.

Bu konuyu/yazıyı tartışan diğer websiteler diğer bloglar
Bu yazıyı okuyup beğenenler şu yazıyı da okudular.
Bu yazıdaki anahtar kelimeleri diger bloglar icinde ara ve bul: |
 

Bu yazıya ait 12 yorum var.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.
1. | 11 Mayıs 2006 5:02 tarihinde, oky demiş ki:

<fıkra>
hitler arkadaşlarıyla sohbet etmektedir. ileride lider olunca bütün yahudileri ve 1 tane de beyzbol oyuncusu öldürmek istediğini söyler. bir arkadaşı buna çok şaşırır ve neden beyzbol oyuncusu öldürmek istediğini sorar. hitler öbür arkadaşına döner ve gülerek "sana yahudilerle kimsenin ilgilenmediğini söylemiştim" der.
</fıkra>

oysa günümüzde her insan hitler'in nasıl bir lider olduğunu az/çok biliyor ve yahudilere neler yaptıyla ilgileniyor. peki ya kaç kişinin hayatında, hitler'in sözünü dinlemeyen bir nazi subayının hitler tarafından öldürüldüğünü öğrenmesi, hitlerin yahudilere yaptığından daha fazla yer tutabilir? -bir sohbet sırasında ilk olarak arkadaşlarına bu ilginç bulduğu bilgiyi anlatacak olsa bile.-

olağandışılığın, olağana göre daha ilgi çektiği ve aklımızda kaldığına katılıyorum. mesela ben ders çalışmak için konunun özetini çıkarırken kendime has esprili bir dil kullanıyorum ve bunun bana çok faydalı olduğunu görüyorum. ama her şeye rağmen olağanın hakimiyeti altındayız ve bu olağan o kadar güçlü ki, beynimize konuşlanmış her detayın içinde bir miktar var. sayısız detaya bölüştürülmüş bu olağan bir araya geldiğinde, adeta bizi kontrol eden ve bunun farkına varamadığımız bir bilinçaltına dönüşüyor. olağandışılık ise koşturup duran haylaz bir çocuk misali dikkat çeken ve farkında olunan bilinç.

peki ya bütün inekler mor olursa?

takip ettiğim birçok pazarlama ve fikir bloğunda öyle ilginç tasarımlar, ticari fikirler, tuhaf ve faydalı icatlar görüyorum ki, artık yeni gördüğüm bir icat beni ilk günkü gibi heyecanlandıramıyor, "al bak gene değişik bir şey yapmış keratalar" diyor ve geçiyorum. bunun sonu yok çünkü, oysa bir klasik her zaman için geçerli olacaktır. cocacola ilginç bir ürün çıkarmasa, ilginç bir reklam yapmasa popülaritesini yitirebilir mi?

bence insanın bildiği yol en kısa yoldur.

2 11 Mayıs 2006 6:12 tarihinde, Mehmet Doğan demiş ki:

Oky, sana tek bir sorum olacak :) Yahudilerin, sayisi milyonlara varan bir sekilde topluca katledildigi kavramini **en iyi** sana ne hatirlatiyor? Yani bu bilgiyi kafana **koklu** yerlestiren ve orada kalmasini saglayan hangi olay? Tarih dersleri mi? Yoksa baska birsey mi?

Yorumunun ikinci kismini cok iyi anliyorum. Haklisin, eger butun inekler mor ise o zaman ne bizim dikkatimizi cekecek? Sorunun cevabini bu gece yeni bir yazisini okudugum Selim Tuncer verdi:

herkes "mor inek" olmaya kalkınca senin kara dana olarak kalman farklılaşma kuramının ruhuna daha uygundur.
3. | 11 Mayıs 2006 6:04 tarihinde, oky demiş ki:

eyvah şimdi böyle bir soruyla karşılaşınca açıkcası biraz korktum :) sanırım hitler'in bu soykırımını kafama bir daha hiç çıkmayacak şekilde yerleştirenler, çocukluktan bu yana izliyor olduğumuz 2. dünya savaşı filmleri. evet galiba o filmler olmasaydı buna sıradan bir tarih olayı gözüyle bakardım, hatta kimbilir belki de hala bilmiyor olurdum? (tabii bir de sabun olayı var, sanırım bana verdirmek istediğin cevap o, eğer o ise evet onun da çok etkisi var.)

şimdi ben doğru mu yoksa yanlış mı cevap verdim, merak ediyorum :)

4. | 11 Mayıs 2006 10:14 tarihinde, kumdanadam demiş ki:

Mehmet Bey, ilgisiz olacak ama neden cevabınızda Türkçe karakterler kullanmadınız?

5. | 11 Mayıs 2006 11:04 tarihinde, Ogün Genco demiş ki:

Çook önceleri ben de sormuştum.

İNgilizce klavye kullandığı için, ms office word'un kelime düzeltme aracını kullanarak makaleleri türkçe karakterlere çeviriyor(muş).. Hepsi doğru düzgün çevrilemiyor(muş)..Bu eklentiyi kullanmadığım için muş kullandım yanlış anlaşılmaya..

Yazdığı yorumlar da ise bu özelliği kullanmaya gerek yok heralde bikaç cümle için :)

6. | 11 Mayıs 2006 11:11 tarihinde, melis demiş ki:

simdi cok sasirdigim icin burada birsey paylasacagim, ve aslinda bu bir soru..

bu blogu nereden buldum bilmem ama 20 yazidir falan takip ettigim biryer..
herneyse; zevkli, okuyorum, ogreniyorum, egleniyorum..
ama mehmet dogan kimdir nedir hic merak etmemistim, kafamda 40li yaslarinda birini canlandirmis, okurken oyle biri yazmis gibi dusunuyordum...

ama taaki dun buldugum mmistanbul sitesindeki makalelere bakarken, yine oyle randomly birini sectim basliklardan, aaa bir baktimki isim mehmet dogan, genc biri..

sasirdim bu blogdaki yazilari yazanin genc olduguna, bilgi birikimi genclerden daha fazla gorundugunden sasirdim sanirim...

dogru eslestirmisin degilmi yazarlari, mmistanbul mehmet dogan ile buradaki ayni insan??

iste boyle, paylasayim istedim..

bir not: ben yanlis bilmiyorsam, kopekbaliginin "gozune" vuruluyordu :)


7 11 Mayıs 2006 15:20 tarihinde, Mehmet Doğan demiş ki:

Oky, yanlis cevap yok :)) Benim demek istedigim, senin aklinda kalan tarihi olaylari resmi bir dille yazilmis bir kitap ya da tarih derslerinden ogrenmedigin. Daha ilginc, yuzleri ve olaylari gosteren belgesellerden ogrenmen. Ayrica yasanilan olay, zaten "acayip olaylar" kategorisinde. Hitler'in ismini bilmemiz ise o kisinin digerlerinden cok farkli olmasi. Kac kisi o donemdeki Polonya devlet baskaninin ismini hatirliyor?

Turkce karakterlerin kullanilmamasinin tek bir nedeni var: Turkce klavye eksikligi :)) Yazilarimi Turkce'ye ceviriyorum fakat yorumlarda bunu yapmiyorum :)

Melis, ben o resimde sanirim 25 yasindaydim. Yaklasik 10 sene once cekilmis bir resim :)) 2 sene once cekilmis resmin burada

8. | 11 Mayıs 2006 21:43 tarihinde, Ömer Balyalı demiş ki:

Her ne kadar Türkiye bir çok ulustan, bir çok insanı barındırıyor olsa da toplumumuz, özellikle çocuklar "değişik uluslardan insanları" görmeyi ilk başta yadırgıyor, daha doğrusu komik buluyor.

Eğer "Mor İnek" örneğini Türkiye'de yaşayan bir insan verseydi, bence Mor İnek yerine "Pele" örneğini verirdi.

Diyeceksiniz ki, nedir bu PELE?

ABD veya Fransa'da bir "zenci" görmek insanlar için çok sıradan bir şeydir. Bizim ülkemizde ise genel olarak çocuklar ve bazı yetişkinler için "zenci insan" görmek şaşırtıcı, sıradışı gelebilir.

Örneğin, dün otobüs durağında otobüs beklerken, otobüsten saçları rastalı bir "zenci" indi ve ben de dahil olmak üzere bir çok kişinin, bir anlık dahi olsa dikkatini çekti.

Bizim sokakta 4 sene önce Zahireli Tıp öğrencileri oturuyordu, basketbol ve futbol oynadığımız, ayrıca bize "ilginç" geldikleri için onlarla tanışıyorduk... Çok iyi hatırlıyorum, bu zenci arkadaşları sokakta ilk kez 7 yıl önce görmüştük ve bir arkadaşım "aaa lan peleye bak" diye tepki vermişti. İşte "PELE" budur. :)

Türkiye'de bir zenci görüldüğü zaman genel olarak "ünlü ve zenci bir futbolcu"nun adı söylenip, şaşırılır...

Bizim sokakta oturan bu zenci arkadaşlardan birisiyle 5 sene önce aynı otobüste eve dönüyorduk ve benim yanına oturduğum yaşlı teyze, bu zenci arkadaşın Türkçe bilmediğini düşünerek kötülemeye başladı... En az çocuklar kadar teyzemiz de pek alışkın değildi. (Alışkın olsa bu arkadaşın "yangeç ve yılan" yediğini söylemezdi. :D )

Hocam eline sağlık. ;)

9. | 12 Mayıs 2006 21:07 tarihinde, Ceyda demiş ki:

Aaaa !!!
Melis sana katılıyorum.Mehmet Doğan ne kadar gençmiş meğer:))Bende 45-50 yaşlarında biri diye tahmin ediyordum:)Hatta 2 sene önceki halini gördükten sonra bu yorumu yazıyorum:)

10. | 13 Mayıs 2006 21:17 tarihinde, zafer karkac demiş ki:

"Mor inek" olmak veya morların içinde "kara dana" olmak ve farkedilmek veya bazen farkedilmemek biraz da doğanın yazılmamış kanunlarından biri. Herkes mor olduğu zaman sarı veya yeşil olmayanlar farklı anlamlarda biraz morarabilir.

Bazı bitkilerin yeşillerin arasından rengarenk çiçekler açmaları üremelerini sağlayacak börtü böceği çeker onlarda polenlerini onların üstünde başka bitkilere bedava taşıtmış olmanın , bazen de evimizin bir köşesini süslemenin gururunu taşırlar. Bazı hayvanlar da düşmanlarını korkutmak için "farklı" görünür. Çok renkli yılanlar bir o kadar da zehirlidir mesela.

Sanırım insanların da farklı olanın peşinden gitme güdüsü de biraz bunlarla da ilişkili, diğer taraftan bazı firmalarda iş çıkartabilmek için genelin rengine bulanmak zorundadır, bazı dönemlerde bazen bu Türk bayrağının al kırmızısına, bazen AB mavisine, şu aralar olduğu gibi biraz bir çeşit "yeşile" kayabiliyor.

Neyse fazla uzatmadan yukarıda bir arkadaşın "siyahi" insanları "zenci" diye tanımlanmasının hoş bulunmadığını ayrıca belirtmek isterim.

Bir de Mehmet Doğan'ın Türkiye'ye geldiğinde katıldığı Blog Kardeşliği toplantısında bir fotoğrafını çekme ve kendisi ile tanışma şerefine nail olmuştum. Onu da ekleyeyim.
http://www.flickr.com/photos/karalamadefteri/44952499/
Fotoğrafta sağda Manhem, ortada Mehmet görülmektedir.

Sevgilerimle

11. | 16 Mayıs 2006 12:35 tarihinde, serhan demiş ki:

Eğer Mor İnekler çoğalmaya başlıyorsa bence yapılması gereken şey, kara dana olarak kalmak ya da dananın boyasını silmek değil yeni bir danayla ortaya çıkmaktır :)

12. | 28 Ekim 2006 19:08 tarihinde, haho demiş ki:

ya mor inek varsa yeşil kedide olsun hahahahaha


Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Kitabımı satın almak ister misiniz?

Teknoloji Kimin Umurunda adlı kitabımı satın almak ister misiniz?