Tatsız Deneyim ve Dolmakalem
10 Nisan 2006
Eğer sizde benim gibi yemek düşkünü iseniz ageusia (Türkçe'de agezia olarak geçiyor) adı verilen ve insanda tat alma duygusunun tamamen yok olmasına neden olan hastalık, başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biri olabilir. Ve eğer bu hastalığa yakalanmışsanız, başına gelebilecek en kötü şeylerden biri ise 5 yaşında bir çocuğun sonu gelmez sorularını cevaplamak olacaktır.
4-5 yaş arasındaki çocukların elinde -sanki merkezi bir karargahtan emir çıkmış gibi- bir "favori/en sevdiğim" listesi vardır: en sevdiğim renk, en sevdiğim rakam, en sevdiğim çizgi film karakteri, en sevdiğim yemek. Bu liste uzayıp gider. Fakat işin en ilginç yanı, bu çocukların, yetişkinlerden de böyle bir liste bulundurmalarını beklemesi, beklentileri. 4 yaşımdaki kızım, tanıştığı herkese hep aynı soruları sorar:
- Benim en sevdiğim renk mavi. Seninki ne?
- Gerçeği söylemek gerekirse hiç düşünmedim şimdiye kadar?
- Peki en sevdiğin mevsim ne? Benimkisi Yaz
- Çok güzel. Aferin! (kaçmaya çalışan bir ses tonu ile) Mehmet, lavabo ne tarafta?
Yani anlayacağınız, kaç yaşında olursanız olun ya da bazı konularda hiçbir tercihiniz olmasa da 4-5 yaşlarında bir çocukla konuşurken, "en sevdiğim" listenizi hazır bulundurun!
Geçenlerde bir aile dostumuzu, eşi ile birlikte evimizde konuk ettik. Arkadaşımın eşi Susan, ageusia adı verilen -insanda tat alma duygusunu yok eden- bu ender hastalığa sahip. Çok küçük yaşlarda sinir sistemindeki bir sorundan dolayı oluşan bu hastalık ile yaşantısını sürdürmek zorunda. En leziz yemeği bile yapsanız, onun için hiçbir anlam ifade etmiyor. İşte böyle garip bir durumda, kızım, Susan'a en sevdiği yemeğin ne olduğunu sordu. Genelde bu tip bir soru ile karşılaşılınca, birkaç dakika düşünüp, bir şeyler uydurmak gerekebiliyor fakat kızıma, arkadaşımın eşinden gelen cevap gayet hızlı ve netti: Fırında Fasulye. İşin garibi, bu cevap kızımın değil benim daha çok ilgimi çekti. Nasıl olurda tat alma duygusu olmayan bir kişi, fırında fasulyeyi, en sevdiği yemek olarak seçer? Merak içinde sordum. Cevap ise daha ilginçti. Fırında fasulyenin en sevdiği yemek olması, tadı, lezzeti ile ilgili değildi. Deneyimi ve hatıraları ile ilgili idi. Bana, küçüklüğünde evde yalnızca babasının bu yemeği yaptığını, bu nedenle çok özel bir anlam taşıdığını, babası yemek yaptığı sırada ona yardımcı olduğunu ve bu nedenle, bu yemekle ilgili özel deneyimleri, bu yemeği onun en sevdiği yemek yaptığını söyledi. Deneyimler. Tat, lezzet, yemek içinde bulunan malzemeler değil. Deneyimler!
Deneyimler o kadar önemli ki, tadını bile alamadığınız bir şeyi, "en sevdiğiniz" listesinin başına koyabiliyor. Çok belirgin bir deneyimden de bahsetmiyorum: satın aldığınız bir ürünün çabuk bir şekilde evinize ulaşması, müşteri hizmetlerini aradığınız zaman karsılaştığınız ve sizi etkileyen yardim, emaillerinize çabuk cevap verilmesi, yazdıklarınızı kaybettiğinizi sandığınız sırada, size yedeklenmiş bilgilerden geri dönen veriler, geri iade sürecinde size güler yüzle hizmet veren çalışan, verdiği sözleri tutan şirket v.b. Daha önce bu konuyla ilgili bir çok yazı yazdım. Acaba sizin websitesinden damak lezzetini çıkarıp atarsak, geriye kalan deneyimler, kullanıcınız da olumlu etki bırakıyor mu?
DOLMAKALEM
Bu siteyi takip edenler iyi bilir ki ben yazılarımda, teknik olmayan hatta bazen meslegimle hic alakası olmayacak konuları, web ve web tasarimi ile ilgili sonuçlara bağlamayı seviyorum. Zaten, iş yaşantımızdaki başarıları, başarısızlıkları, günlük yaşantımızdaki olaylardan ayırabilir miyiz? Ya da birbiri ile etkisi olmadığını söyleyebilir miyiz? İşte bu nedenle ben bazen bir savaş gemisini projesini, web projesi; yatak odası mobilyalarını, website içinde yer alan görsel elementlere bağlayabiliyorum yazılarımda. Ya da dedemin kanaryalarını, kullanıcı geri-bildirimine.
Bu site kişisel bir blog olmasına rağmen, yinede teknik konulara, belirli bir mesleğe hitap eden yazılar içeriyor. Fakat bazen ben de biraz daha kişisel konularda yazmak istiyorum. Maalesef bu sitenin formatı buna izin vermiyor. İşte bu nedenle, Dolmakalem projesinde yazar olarak yazılar yazmayı kabul ettim. Çünkü her ne kadar lafı dolandırıp kendi mesleğime getirmeyi birçok yazıda başarsam bile pırasa, kreş, kusmak ve Pavlov'un deneyi konusunu web ile alakalı yapmayı burada uygun bulmadım ya da küçüklüğümde okuduğum Zagor'u, website tasarımına bağlamak için kasmak istemedim :-) Dolmakalem'i mutlaka ziyaret edin. Birçok blog yazarının, kendi bloglarında yazmadığı, yazamadığı birçok yazı ile karışılacaksınız.


Bu yazıya ait 8 yorum var.
Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.Beni sitelerde ilk önce ilgilendiren tasarımdır.Dolmakalem ki kurucusunu yakından tanırım,iki adım uzağımdadır, tasarım olarak çok hoşuma gitti.İçerik konusuna farklı yazarların farklı konularda yazılar yazması ve yazılanlara yazarlar ve halk tarafından yorumların girilmesi enteresan bir hava katmış bence.Altı Üstü Tasarım ile de Dolmakalem'i kuran arkadaş aracılığı ile tanıştım.Böyle içerikleri enterasan blog sitelerin artması dileğiyle...
Selamlar, deneyim konusundaki görüşleriniz gerçekten doğru ancak ilişkilendirdiğiniz örnek bana çok doğru gelmedi. Sonuçta yemeğin tadını alamayan biri tabiki en sevdiği yemek listesinde herhangi bir anısı olan yemeği 1. sıraya koyacak, veya eşinin/çocuğunun en sevdiği yemeği sevecek. Ancak tad alabilen biri en sevdiği yemek sorusuna deneyimlerini düşünerek cevap verir mi bilemiyorum. Kişisel olarak benim aklıma tad ve sunum resimleri geliyor ve bunlar arasında bir kıyaslama yapıyorum.
Dolmakalem birçok blog yazarının kendi bloglarının içerik yapıları nedeniyle faklı alanlardaki görüşlerini paylaşacakları bir düşünceden doğmuş görünüyor. Düşünce güzel, ancak blogda, gerek okuduğum yazarlar, gerek yazarların yazım dili gerekse de yazdıkları konulara bakış çerçeveleri bana göre tek sesli, fazla tek yanlı ve açıkcası hayat görüşüme de uygun değil. Bireysel olarak, bilgi obezi yaklaşımımla, farklı perspektiflerden olaylara bakanları gözlem için takip edilebilir belki.
En çok dikkatimi çeken, beklide şanssızlığım blogda ilk olarak, “Böyle Yazar Görülmedi” başlığıyla Emin Çölaşan hakkında yazılan yazıyı okuyarak blog hakkında bilgi sahibi olmaya başlamam. Farklı düşünen yorumculara yazarların doyurucu yanıtlar yerine alaycı yaklaşımları çok itici ve insanda hemen sevimsiz bir önyargı oluşturuyor. Bu önyargı ile diğer yazıları okumaya başladım, bu nedenle çokta objektif değerlendirememiş olabilirim. Ancak, sonuç olarak tek bir çerçeveden bakış, yazım dili benzer bir sürü yazarın sanki tek bir yazarmış gibi aynı dünya görüşü çerçevesinde yazdıklarını düşünüyorum.
Her şeye rağmen umarım başarılı olurlar.
Saygılarımla
Nasli,
Cok hakli oldugun yerler var yorumunda. Gercegi soylemek gerekirse, Dolmakalem'de yazilan yazilardan cogu benim de hayat gorusume uymuyor fakat hayat gorusume uymuyor olmasi, butun bu yazarlarla bir araya gelip, birseyler olusturma inancimi zedelemiyor. Turkiye'de "vatandas gazeteciliginin" sayisinin artmasi inancindayim. Turu, sekli, nedeni, icerigi nasil olursa olsun. Ben, politikadan cok uzagim. Bu biraz ilgisizlik ve biraz da Turkiye'de uzak olmam ile alakali ama ne olursa olsun, bloglarin sekli ve yapisi, karsilikli bilgi alisverisini kolaylastiriyor, tartisma ortami yaratabiliyor. Belki, senin bu goruslerini orada yazman, hem senin hem de yazarin daha da degisik bir yaklasimla olaya bakmasina yardimci olabilecek.
Bloglar, turu sekli icerigi nasil olursa olsun benim cok hosuma gidiyor. Bloglar sayesinde ben normal bir yasanti icinde birlikte olup, konusamayacagim kisiler ile konusuyor, onlarin bilgilerini tuketip, kendi bilgilerimiz arz edebiliyorum. Yani, yazi yazip, fikir tuketmenin zarari yok hatta cok yarari var. Bu icerik, konu, sekil nasil olursa olsun!!
Ne dersin?
Sayın Mehmet Doğan,
Sizin vatandaş gazeteciliği konusunda belirttiğiniz görüşlere tamamen katılıyorum.Benden farklı düşünen yazarların yazıları olduğu için eleştirmedim, aksine bunun bilgiyi geliştirmenin en güzel yollarından biri olduğunu düşünüyorum. Benim okuduğum tarihe kadar olan yazılar blogun tanımlanma biçimine karşın aynı perspektifden bakış açıları taşıyordu.
Eleştirim ise sadece yorumculara karşı takınılan tavrı rahatsız edici bulmam ve tamamen hissettiklerimin dürüst ifadesi. Gerek oluşuma, gerekse de yazarlara karşı saygısızlık yapmayı asla düşünmedim, böyle bir bilgi birikimim ve hakkım da yok zaten, özellikle belirtmek istiyorum, yazdıklarımdan da öyle anlaşılıyorsa özür dilerim. Bilgi paylaşımına benim gibi düşünmüyorsa okumam diyecek kadar lüksüm yok ve inanın o kadar dar çerçevede bakış açısına da sahip değilim.
Yorumumu orada yazmak isterdim ancak, yukarıda da belirttiğim tavır beni bunu yapmaktan alıkoydu. Çok yeni bir oluşum olduğu için Dolmakalem ile ilgili bende oluşan bu önyargıyı, biraz daha gözlem yaptıktan sonra belirtmek belki daha doğru olabilirdi. Ancak önerinizi kesinlikle dikkate alacağım ve blogu elimden geldiğince takip edip, eleştirilerimin yararlı görüleceği inancına sahip olduğumda orada da paylaşacağıma emin olabilirsiniz.
Selam ve teşekkürlerimi gönderiyorum.
Aslı Gezgin
Asli,
Umarim benim soylediklerim yanlis anlasilmadi :) Ben, yoruma sana hitap etmis gibi olsam da aklimda olusan (ve gercegi soylemek gerekirse senin kaygilarini paylastigim) birkac konuyu dile getirmek istedim :-)
Yazilarimin sıkı takipcisi oldugun bildigimden, senin goruslerin, benim icin onemli ve en onemlisi yapici.
Tesekkurler
Yok Hocam, yazı ustalığınız ve anlatmak istediklerinizi yansıtma konusundaki becerilerinizi iyi biliyorum, hiç yanlış anlayacağım bir konu yok, ancak yazı ile kendimi ifade etme konusundaki acemiliğimden dolayı acaba saygısızlık mı yaptım diye asıl kaygıyı ben duydum =)) o nedenle de yazıma özellikle Sayın Mehmet Doğan hitabıyla resmi bir şekilde başladım.
Olumlu düşünceleriniz için teşekkür ederim. :) Umarım konuyu fazla dağıtmamışımdır.
Emin Çölaşan hakkındaki yazıyı ben yazdım.
Bu yazı ve genel anlamda Dolmakalem ile ilgili olan eleştirilerde belli noktaların gözden kaçırıldığını düşünüyorum.
Yanıtıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.dolmakalem.org/yazi.asp?id=586
Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.
Kitabımı satın almak ister misiniz?