Tasarım ve Hiçliğin Dayanılmaz Boşluğu

Tasarım ve Hiçliğin Dayanılmaz Boşluğu

Tasarımcıların görevi nedir? Müşterinin isteklerini yerine getirmek mi yalnızca? Peki öyleyse, Milton Glaser gibi bir tasarımcı hangi kategoriye girer? Ya da 100 Dolarlık bilgisayarın tasarımcısı? Tasarım, tasarım yapmakla mı sınırlı? Yoksa başka kaygılar ya da fevkalade blog Ejderha Zamanı'nın yazarı CengizHan'in terimi ile tasa-(rım) ile mi dolu? İnanılmaz güzellikteki senaryoların yazarı Charlie Kaufman ile Samuel Beckett arasındaki ilişkiyi, tasarım ile Beckett, hatta Google ile Godot'yu Beklerken arasında da kurmak mümkün mü?

Tasarımı bambaşka bir gözle ve yaklaşımla inceliyor CengizHan bu yazısı ile. Teşekkürler CengizHan.
Aynı anda hem karanlıkta hem de aydınlıktaysak açıklanamaz olanla karşı karşıyayız demektir.
-- Samuel Beckett

İntro: Altı üstü tasarım'dan bir yazı teklifi aldığımda yazacağım şeyin ne olacağı hakkında çok fazla da bir fikrim yoktu. Birkaç gün ne yazacağımı düşündüm. İnsan kendi blogu'na yazacağı şey hakkında emin olabiliyor ama iş başkasının bloguna geldi mi işte bu noktada biraz duruyor. Aynı duyguyu şirket dışında bir topluluğa verdiğim ilk eğitim toplantısında da hissetmiştim. Oysa, o toplantımdaki ilk cümlemden sonra çok rahat hissetmiştim kendimi. Şu anda da aynı rahatlık var üzerimde. Evet, ne yazacağımı biliyorum artık. Dublin'li bir yazardan yardım almaya karar verdim. Her ne kadar, güneşin altında yeni bir şey olmasa da ve bazı şeyleri tekrarlamaktan öteye gidemeyecek olsam da!.

-----

Dilden önce, beden diye bir şey yoktur. Mantıksal olarak beden vardır ama isimlendirilemez. Biyoloji insan bedenini inceler ama dil olmasaydı biyoloji kelimesi de olamazdı. Bu durumda biyoloji de olamazdı. O zaman dil simgesel bir kod olarak yorumlanabilir. Bu dilsel döngü kodlaması insanın adı bulmasıyla başladığı- o zaman dil ilk önce ad-isim-kişi tanımlamasıyla başlamış oluyor. Yani ağızdan çıkan garip bir ses, bir özneyi-kişiyi / daha sonrada eşya ve doğayı tanımlamış oluyor.- ve daha sonra abc'ye(alfabe ve yazıya) dönüşen bu tasarım, aslında insan ruhu için bir yabancılaşma olarak ortaya çıkmış oluyor. Ve artık insan, söz/tasarım öncesi, ruhun gerçekten kendisine ait olduğu o aşamaya dönemeyeceğini de biliyor. Söz, öncesi o dönem, sadelik veya hiçlik olarak yorumlanabilir belki de. Tasarım, 2000'li yıllarda söz öncesi o dönemi arıyor. Bu düşünce sık sık zihnimizde soru işaretleri oluşturuyor. Güneşin altında olmayan bir şey kalmamışken varılacak son nokta, başladığımız ilk nokta olacak gibi görünüyor.

"Tasarım" kelimesi incelemek hatta parçalarına ayırmak, yapısöküme uğratmakla işe başlayabiliriz gibi görünüyor. Bu noktada yapısökümü de didiklemekte fayda var. Yapısökümcü okumalar, asıl resmin altında saklı bulunan bir başka resmi, X ışınları altında görmeye benzer. İroni yada eğretileme yapısökümde en çok aranan şeydir. Ve ironi/eğretileme garip bir biçimde bu söz/tasarım öncesi, ruhun gerçekten kendisine ait olduğu o dönemden kalan bir yara izi gibi görünmektedir. Tüm tasarım (Yazının başında olmamızdan dolayı belirtmek isterim ki "Tasarım" kelimesini sadece, grafik, mimari yada mühendislik için değil, insan oğlunun yaratığı her şey için kullanıyorum bu yazıda) sanki tasarım öncesi o dönemin izini arıyor gibidir.

Tasarım kelimesine tasa-rı-m olarak parçalıyorum ve kelimenin köküne bakıyorum
Tasa: Kaygı, düşünce, endişe, heyecan, korku, gam, keder, dert, efkar, bela, esef, merak.

İşte bu parçalamadan sonra aslında istediğim ironiyi hemen yakalıyorum. Muhtemelen siz de yakalamışsınızdır.

İnsanoğlu arkaik zamanda üstüne yağan kardan kaygı duydu ve hemen içinde yaşayacağı bir mağara tasarladı. Soğuk mağarada düşündü insan, donmamak için ateşi tasarladı. Karnı acıkan çocuklarının ağlama sesini duyunca endişelendi, dışarıya çıkıp yiyecek bir şeyler bulmayı tasarladı, Dışarıda yiyecek bir şeyler ararken, büyük bir yırtıcı hayvanın ayak izlerini görünce heyecana kapıldı, ve ona rastlamamak için yolunu değiştirmeyi tasarladı. Bir gün o yırtıcı ile göz göze gelince, korkuya kapılıp kaçtı ve canını zor kurtardı ve o gece mağarasında ilk savaş aletini belki de taş bir baltayı tasarladı. Çocuklarına yiyecek bulamadağı soğuk kış günlerinde, kedere kapıldı ve bir daha aynı şeyi yaşamamak için belki de fazla yiyeceklerini koyabileceği bir kiler tasarladı. Çocuklarından birisi taş baltayla diğer kardeşinin gözünü morarttığında -belki de bu dünya üzerindeki ilk insan arası çarpışmaydı bu- ilk defa dertlendi, kahırlandı ve taş baltasını çocuklarının ulaşamayacağı daha yüksek bir yere asmak için ilk askılığı tasarladı. Büyük çocuklarından birinin askılıktan taş baltayı alıp, karşı mağaradaki kabilenin oğlunun kafasını patlatıp öldürdüğü gün,-bu da muhtemelen yeryüzündeki ilk cinayet vakasıdır- belayı fark etti ve ailesini toplayıp buradan kaçmayı tasarladı. Kaçtıktan yıllar sonra bile, karşı komşunun kabile şefinin mağaraya gelip, hiç kimseyi bulamadıktan sonra, yüzünün ne hal aldığını merak ettiği için, sırf bu merakı için, başka bir kılığa girip, kaçtıkları kabilenin halini görmeyi tasarladı. Bu uğurda girdiği yolculuk sonucu çığ altında kalabileceğini unutup kestirmeden gittiği ve yeni bir yol tasarlamadığı için ise canından oldu. Bu metnin yazarı tarafından ise, cesedinin bir işe yaraması için aynı yerden çıkacak kardelenlere gübre olmasının tasarlanacağını bilmiyordu şüphesiz. Yoksa merakına yenilmeyecekti. Ama merak etmeseydi ve kafasında bir soru işareti olmasaydı ölen o insanoğlunun soyunun sonu da şüphesiz mamutlar gibi olacaktı. Öldükten sonra geriye kemiklerinden başka bir şey kalmayacaktı. Ama kaldı. Bu düşünceydi (Tasarımdı). Kalmasını sağlayan ise sürekli onu aramasıydı.

Tasa, tasarıyı, tasarı da tasarımcıyı getirmişti. Binlerce yıl boyunca insan oğlu dünya üzerinde o kadar çok şey tasarladı ki, artık güneş altında yeni olan hiçbir şey kalmadı neredeyse. Kuşkusuz, tasarım söz ile ortaya çıktı. Düşünce önce de vardı ama söz olmasaydı düşünce asla bilinemeyecekti. Söz, tasarının kökeniydi. Belki de ilk insanoğlu ağzından o anlamsız ilk sesi çıkardığına pişman olmuştur. Ama binlerce yıl sonra pişmanlık duymak faydasız artık.

Tasarı ise dizayn, proje, örnek taslak anlamına gelmektedir. Tasa sonucu ortaya çıkmıştır. Tasa, etki olmuş, tasarı ise tepki olmuştur.

Günümüzde ise artık "tasarımcı" kelimesi tüm boşluğu kapatmıştır. Kimdir bu tasarımcı? Ne yer ne içer? Bu noktadan sonra, tasarımcının söz öncesi döneme dönüş yolunda olduğunu düşünerek, hiçliğe biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Burada ise devreye, üniversitelerde hakkında en çok tez yazılan İrlandalı yazar Samuel Beckett giriyor. Kelimeleri ve sesi giderek yitiren ve en sonunda hiçliğe-sessizliğe/söz öncesi insan ruhuna dönen Beckett.

24 Ekim 1968 günü, Fransız yazar, Charles Juliet , Pariste, Samuel Beckett'i ziyaret etmemiş olsaydı tasarım ve söz öncesi insan ruhu hakkında az sonra duyabileceğimiz gibi bir söz duyar mıydık veya tamda aradığımız o şeyi bulabilir miydik bilmiyorum. Açıkçası bazıları tasarım ve tasarımın geleceği hakkında İrlandalı bir yazarın nasıl bir etkisi olabileceğini düşünebilirler. Ama henüz Samuel Beckett okumamış bir insanın-tasarımcının- bu yazıyı anlaması yada tasarımın nereye doğru gittiğini görmesi zorlaşabilir kanısındayım. Bu yüzden en az "Godot'yu beklerken" isimli oyunu okumakla işe başlayabileceklerini ve çok şey kazanacaklarını düşünüyorum.-

Samuel Beckett, görüşmeye damgasını vuracak ve konumuzu çok ilgilendirecek bir söz söylemiştir bu görüşmede:

İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık. Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundaydım ben. Ona yeniden can vermeyi denemeliydim...

Söz çok çarpıcıdır, bu yazıyı okuyan bir sürü kişi, Beckett ile empati kuracak ve içlerindeki katledilmiş varlığın boşluğunu hissedeceklerdir. Bu katledilmiş varlığın yerinde kocaman bir hiçlik boşluğu durmaktadır. Ne zaman canımız çok acısa, üzülsek yada çok mutlu olsak bu boşluğu hissedip garip bir burukluğa kapılırız. Çünkü onunda hissetmesini isteriz sanki. Galiba insanoğlu söz ile birlikte, çok büyük bir özelliğini kaybetti. Bunu 6.his, yada duyu dışı algılama olarak düşünen insanlar, bunu arayan tuhaf ve gizemli tarikatlar, dünya üzerinde hala varlığını sürdüren küçük birkaç kabile ve kutsal kitaplar ve bir kısım best-seller yazarı yeterince irdeliyor zaten. Bizim konumuz bu değil, bizim konumuz bu boşluğu doldurmaya yada bir gün yeniden kazanmaya yaracak olan şey. Yani Tasarımın ta kendisi. Yani arayışın ta kendisi

Tasarımın aradığı şey, içimizdeki bu boşluğu değişik şekilde doldurabilmektir. İnsanın garip bir sanat ve yaratım/tasarım iç dürtüsü vardır. Bu her yerde ortaya çıkmaktadır. Her insan estetiği/güzeli sanki bilincine kazınmışçasına ayırt edebilmektedir. Bunun sonradan kazanıldığını yada eğitim ve yetişme tarzıyla bağlantılı olduğunu düşünenler de olabilir. Ama ben bunun doğuştan gelen, insanın genlerine yerleşmiş çok arkaik bir kod olduğunu düşünüyorum. Belki de içimizdeki boşluğu doldurmak/avutmak için kalabilen küçük bir koddur bu. Altın oran olarak adlandırılan tuhaf oran da olabilir belki. Ama biz burada gizemciliğe pek bulaşmayacağız.

"Bütün zehirleri atmak gerekiyordu…" diyor Beckett aynı görüşmede. Bütün zehirler olarak adlandırdığı neydi acaba? Tasarım aşamasında, etkisinde kaldığınız milyonlarca tasarı üzerinize geliyor. Sürekli bir şeylerden etkilemiyorsunuz. C vitamini almak iyidir. Ama aldığınız dozun 20 katını alırsanız c vitamini zehire dönüşür. Ölürsünüz. Tasarımda bu noktada ortaya çıkan şey intihar oluyor zaten.

Tasarım belli bir aşamadan sonra zehirlendi. Özellikle sanayi devriminden sonra işin içine seri üretim girince tasarlanan şeylerin pek bir özelliği kalmadı. Bu zehirlenme popüler kültür ile doruğa çıktı. İş o kadar kontrol dışı olmaya başladı ki artık insanlar ve toplumlarda tasarlanmaya başlandı. Tek tip. Bu tasarılara karşı çıkan gurupların yine tek tip haline gelmesi de bu karmaşıklığı iyice artırdı. Televizyonun bu tasarım sürecine olan katkısı yadsınamaz durumda. Özellikle Türkiye tarzındaki ülkelerde, ithal tasarılar ile tamamen çarpık çurpuk bireysel yaklaşımlar oluşmaya başladı. Eğitim yönü çok zayıf olan bir ülkede, medya kanalıyla dayatılan, eğitimli bireylerin bile kaldıramayacağı görüntüler, sesler, olaylar, düşünceler büyük dozlarda enjekte edilince ortaya çıkan görüntü, bilim kurgu filmlerinde görüşmeye alıştığımız tarzdan radyasyona veya mutasyona uğramış insanların görüntüsüne benzedi.

Böyle bir durumda, toplumları insan bünyesi gibi düşünmekte fayda var. Bu bünye yüksek dozda verilen kontrolsüz tasarılarla feci yaralandı ve hızlı şekilde mutasyona uğradı. Ama sert bir tepki de vermesi gerekiyordu. Sert tepki öze dönüş şeklinde oldu beklenildiği üzere. Öze yani özgün olana dönüş. Bu noktayı Avrupalılar yine bizden önce fark ettiler. Tyler Brule, Pazarlama kongresinde şunu söylüyordu.

"İstanbul yeni Barcelona, Türkiye ise yeni İspanya olacak". Neden?

Çünkü Avrupa'da özgün hiçbir şey kalmadı. "Sokaklarınızdaki küçük dükkanların değerini bilin, çok sıcak ve özgünler" dedi. Ama biz inadına korkunç büyüklükte alış veriş merkezleri tasarladık. Cevahir, bu yüzden ortaya çıktı. Avrupalıların yeni gözdesi Türkiye. Ama emin olun hiçbiri Cevahir'i gezmeyecek. Belki de İstanbul belediyesinin Kadıköy'de yerle bir ettiği çay bahçelerini gezeceklerdi. "Narin" isimli terlikçi dükkanını da kaybetmezsek onu da gezecekler.

Tasarımcıları bu saatten sonra bekleyen şey, sadelik ve özgünlük. İkincisi mutasyona uğramamış Türkiye'nin özünde yeterince var, birincisi ise tasarımcılara kalmış. Aslında böyle bir ülkede tasarımcı olmak, tasarımcıyı daha geliştirecektir kuşkusuz. Çünkü malzeme inanılmaz ölçüde çok. Köşe yazarlarımızın bir gün yazacak konu bulamayacağı hiç aklınıza gelir mi? Gelemez.

Tasarımcılar tam da bu noktada dışarıdan gelen zehire panzehir olmaya başlayabilirler diye düşünüyorum. Şüphesiz buna başladılar ki bir çoğunun ismi yurt dışında bile duyuldu. Ya burada. Bu ülke için bir şeyler tasarlamak bana göre daha önemli. Biz Türkler garip bir biçimde hep topluma borçlu hissederiz kendimizi. Bence topluma değil de kendimize borçluyuz bunu. Tasarımcı doğru olanı tasarlamalıdır. Tasarımcı eğriyi düzeltmelidir. Tasarımcı eğri olana karşı çıkmalıdır. Bu yüzden tasarımcılarımızı büyük sınavlar ve fırsatlar bekliyor. En azından onlar şu şansa sahipler. Onlar Beckett'in dediği gibi, içlerindeki katledilmiş varlığı bulma şansına sahipler. Bu çok büyük bir şans. milyonda bir şans. Ama gelmiş size vurmuş. O zaman bu şansı kullanmak gerekiyor. Toplum borcu falan değil, içinizdeki boşluk için.

Tasarımın günümüzde hiçliğe doğru bir yaklaşım içinde. Bunu sağlamak içinse tüm zehirleri atmak gerekiyor. Zehirleri atmanın birinci yolu onlara hiç maruz kalmamak ikinci yolu ise onları bir kalkanla filtreleyip bünyeye almamak, son yolu ise onları bünyeden dışarı atabilecek bir şeyler bulmak. Gün geçtikçe kirlenen ve bozulan bir dünyada yaşıyorsak bunda tasarımcıların büyük suçu var gibi görünüyor. Tüm tasarımcılar zehirlendiler ve içlerindeki katledilmiş varlığı doyurmak için başka şeyler buldular galiba. Ya bunu başarmaya çalışanlar. İşte bunlar dünyanın en çok konuşulacak insanları bana göre. Şu anda bu şansa sahip insanlar var bu yazıyı okuyanlar içinde. Belki de bir gün çok tanınacaksınız. Tasarım böyle bir şey işte. Önemli olmanın önemini en çok siz fark edeceksiniz. Yeter ki, tasalanın.

Samuel Beckett yaşasa ve ona üç web sitesi göstersek sizce hangisini daha çok beğenir. İlki Yahoo olsun. İkincisi MSN olsun Sonuncusu ise Google olsun. Hepimiz biliyoruz ki Google'un ana sayfası Beckett'i çok etkileyecekti, hatta büyüleyecekti. Google ana sayfası neredeyse hiçlik üzerine kurulmuş kadar sade ve gösterişsizdir. Ne bir flash animasyon ne de başka bir şey görebilirsiniz. Bana korkunç biçimde onun kısa bir tiyatro oyununu hatırlatıyor Google ana sayfası. Bu oyunda sahnede kocaman bir ağız ve sessizlik vardır. Başka hiçbir şey yoktur. İşte Google da bu çerçevede onu çok etkilerdi. İşte artık bu yüzden Google herkesi çok etkiliyor. Sade, yalın ve işlevsel. Google'da olan bu sade ve basit tasarımın ironisi ise ara düğmesine bastığınızda karşınıza çıkıyor. İroni, dünyanın bilgisinin basit bir tasarımın altında yatması. Bu bir devrim ve etkisi çok büyük olacak tahminimce ki "The Google Effect / Google Etkisi" ilerleyen zamanlarda çok konuşulacak ve tartışılacak. Bu terimi (The Google Effect) ilk defa ben mi kullanıyorum ondan da emin değilim. Ama duymadığıma eminim. Duyan varsa ve bana kaynağı iletirse memnuniyet duyarım. İnsanoğlu doğduğundan beri merak etti ve aradı. "Arama motoru" fikrini ilk duyduğumda büyülendim bu yüzden. Artık insanoğlu tek bir tuşa basarak arayışını sürdürüyor ve merakını gideriyor. Google bu noktada çok ön plana çıktı. İnsanoğlunun arayışına katkıda bulundu desem içinizden bazıları "abartıyorsun" diyebilirler. Ama insanoğlunun içindeki boşluğun sırrını bulamayacağını biliyoruz hepimiz. Yalın, sade,özgün, kullanışlı. Tasarımın yeni trendleri bunlar artık.

Tasarım mükemmeli arıyor. Kuşkusuz onu asla bulamayacak, çünkü o ilk söz ile birlikte sona erdi mükemmel olan. Mükemmel olana yakın olan ise hiçlikte gizli galiba. Hiçlik ise başlangıçta yani ilk ve özgün olanda gizlenmiş durumda. Bu gizi ise herkes çözemeyecek. Tasarlamadan önce tasalanmakta fayda var. Son sözü Samuel Beckett'e vermek ve yazımı sonlandırmak istiyorum izninizle. Tasarım yapan herkese çok faydası olacağını düşündüğüm önemli bir sözü var. "Uzaklaşın, kendinizden de benden de!"

Bu noktada metinin yazarı yine söze karışmakta ve sayın Beckett'in sözüne küçük bir ekleme yapmakta ve sözün daha fazla anlam kazanacağını düşünerek yazıyı gerçekten sonlandırmaktadır.

"İlham almak ve tasarlamak için uzaklaşın, kendinizden de benden de!"

CengizHan – Ejderha Zamanı - Aralık 2005

Kaynakça :

Samuel Beckett ile Görüşmeler – Charles Juliet – Om yayınları - 2000

Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm – Madan Sarup – Ark yayınları – 1997

Öz Türçe Sözlük – Mahir Ünlü – Türkçe Sözlük – İnkılap Yayınları – 1989

Google Arama Motoru– www.google.com - 2005



Top
Menu