ALTI ÜSTÜ TASARIM – Mehmet Doğan

 
yazı arşivi|abonelik|site ve yazar hakkında|teknoloji kimin umurunda|tavsiye ettiklerim|iletişim
 

Kırmızı Kurdele

10 Kasım 2005

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’nin süper kahramanı ve ilk Cumhurbaşkanı idi. O, bugün ki Türkiye Cumhuriyetini, Osmanlının küllerinden oluşturdu. Avrupa’nın “hasta adamını” iyileştirdi ve bugünlere gelmesine neden oldu. Diğer tarihin unutulmaz liderleri gibi, kısa zamanda, inanılmaz işleri başaran, bir elin parmağını geçmeyen tarihi portrelerden birini oluşturdu. Yalnızca Türkiye’yi değiştirip, yaşayan, nefes alan ve saygı duyulan bir ülke haline getirmenin yanında, tüm dünyaya da örnek örnek oluşturdu İstiklal Savaşı ile. Her yaşayan canlı gibi, süper güçleri, süper liderliği , geleceği görüş yeteneği, onun ölümünü engelleyemedi. 10 Kasım 1938 günü saat 9:05’de, 1881 yılında açılan o mavi gözlerini, hayata kapadı.

Neden bunları anlatıyorum size? Bugün 10 Kasım olduğu için mi? Belki de. Ama öncellikle, bunları anlatmamın nedeni, herkesin, Atatürk’ü iyi anlaması, bilmesi ve öğrenmesi için. Özellikle Time dergisi. İkinci nedeni ise, Atatürk’ün ölüm yıldönümü, benim çocukluğum içinde büyük bir önemi, yeri olduğu için. Hepimiz iyi biliriz, 10 Kasımlar, üzgünlük günleridir. En azından öyleydi ben çocukken. Atatürk’ün, 1938 yılında öldüğü hiçbir şeyi değiştirmedi. 1980’li yıllarda da sanki 10 Kasım 1938 gibi yas tuttuk. Türkiye, her 10 Kasım’da ağlamak zorunda idi. Hatırlarım, her 10 Kasım’da, ben çocukken, lokantaları, sinemaları, barları kapatırlardı. İçki satılmazdı o gün. Neden? Saygıdan ötürü mü? Ben çocukken, çok da önemli bir konu değildi bu zaten benim için. Birçok kişi, televizyon seyretmezdi bir gün boyunca. Hatırlarım, annem televizyonu açar ama sesini iyice kısardı komşular duymasın diye. Tüm Türkiye’ye eğlence yasağı gelirdi bir gün boyunca. Yalan ve yaptırımcı bir hüzün, neredeyse yarım yüzyıl önce ölen, yüce bir insan için.

Faiz Doğan bir kahraman değildi. Ne Türkiye’nin, ne de doğduğu şehir olan Urfa’nın. Faiz Doğan, benim dedemdi. Onun, Atatürk’e benzeyen birçok yönü vardı. Her ikisinin de inanılmaz derin mavi gözleri vardı. Hani şu çakır gözlü denilen cinsten. Her ikisi de zamanına göre yakışıklı sayılırdı. Her ikisi de çapkın idi gençliğinde. Maço, sinirli, kontrol düşkünü. Her ikisi de Rakı’yı ve sigarayı çok severdi. Her ikisi de bir Kasım günü hayata gözlerini kapadı.

Dedem, zengin, güçlü, köklü, örf ve adetlere bağlı bir aileden geliyordu. Zamanında, babası ile aynı odada oturabilmek için, annesinden ve babasından izin istemek zorundaymış. İşte öylesine eski törelerin uygulandığı bir aile. Hayatı boyunca çalışmak gereği duymadı. Ağa oğlu idi ve öyle yetişmişti. İki kez evlendi ve bu evliliklerden dört çocuğu oldu. Bir kızı ilk evliliğinden -ki şimdiye kadar hiç görmediğim, ve üç tane oğlu, ikinci evliliğinden. O, üç oğlunu, Rakı’yı ve Maltepe sigarasını çok severdi. Bir de kanaryaları. Bana uzun uzun kanaryalardan bahsederdi. Her zaman bir kanaryası vardı dedemin evinde. Kafesin önüne sandalyeyi koyar, uzun süre ıslık çalardı ki kanarya karşılık versin. Bazen kanarya kaseti koyduğu da olurdu kasetçalarına. Sonra oturur sandalyesine, sol elini kulağına götürür ve kanaryanın ötmesini beklerdi. Arada sırada da bize sorardı:

Bu kanarya dişi sanırım. Ötmüyor değil mi?

Kimsenin yüreği yetişmedi "Susmuyor ki mübarek. Sabahtan beri ötüyor. Kafa kalmadı vallahi” demeye. Kulağı ağır işittiğinden duymazdı kanaryanın ona söyledi şarkıları. Bir kulaklık almayı da kendine yediremedi öldüğü tarihe kadar.

Az kalsın unutuyordum. Bir de beni çok severdi. Dedem, eski Osmanlı adamı dedikleri kişiliklerden biriydi. Babanın bulunduğu odaya girmek için izin istenen dönemlerden geliyordu ne de olsa. Çok fazla konuşmaz ama konuştuğunda az ve öz konuşurdu. Bir kere olsun, üç oğlundan birini kucakladığını ya da "Seni Seviyorum" dediğini duymadım. Sevmediğinden değildi. O şekilde yetişmişti Dedem.

Fakat benim yanımda çok farklı idi. Uzun uzun yürüyüşlere çıkardık beraber ve her yürüyüşümüzde bacaklarının ağrıdığından şikayet ederdi. Bana uzun uzun damar tıkanıklığı problemlerinden, anjiyo gibi tıp terimlerinden bahsederdi. Anlamazdım ama dikkatle dinlerdim çünkü kelimeleri çok tasarruflu bir şekilde harcayan dedemin konuşması beni hem şaşırttır hem de konuştuğunda önemli şeyler söylediğinden, yürüyüşümüz sırasında söylediklerini can kulağı ile dinlerdim. Konu damar tıkanıklığı bile olsa. Daha birçok hikayeler anlatırdı. Kanaryalardan, babama nasıl yüzmeyi öğrettiğinden (babamın beline ip bağlayıp, Fırat nehrine atmış bir gün. Can havliyle babam birkaç günde öğrenmiş yüzmeyi), kardeşleri ile birlikte, dedelerinin hazinesini bulmak için, mutfaklarının ortasına açtıkları kuyudan ve daha birçok inanılması güç hikayeler anlatırdı.

Yürüyüşlerimizde bana bir şarkı söylerdi. Hep aynı şarkı, hep aynı de-tone ses ile:

Mehmet Efendi
Aldı tufengi
Çıktı avına
Vurdu kuşuni

Şarkı söyledikten sonra da bana, kuşları hiçbir zaman vurmamam konusunda tavsiye verirdi. "O şarkının gelişi" derdi. Halen bugüne kadar, babam, dedemin şarkı söylediğine inanmaz. İşte öyle bir adamdı benim dedem. Küçüklüğümü en çok etkileyen ve benim çok sevdiğim bir karakter.

Beni bu kadar sevmesini, zaman ayırmasını, oğulları üstünde yaptığı yanlışlıkları benim üzerimde tamir etmek istemesi diye düşünüyorum. Bana, kimseye göstermediği, o kırılgan, hassas, sevecen yanını gösterdi hep. Bana bir şeyi öğretti. Bana, babalığın, bir öğrenme süreci olduğunu öğretti. En azından, kızlarım doğduğunda anladım bunu. Bana, bir insanın başkaları tarafından görülen yüzünün, gerçek yüzü, gerçek duygularından farklı olabileceğini öğretti. Onu o kadar çok sevdim ki anlatamam. Bir 10 Kasım günü öldü dedem.

İlkokul yıllarında, çok akıllı bir öğrenci değildim. Okurken, yazarken, sorunlarım vardı. Halen de devam eder arasıra. Hatırlarım, yan komşumuzun oğlu Serdar, bir gün "kırmızı kurdele" ile geldi evine. Kırmızı kurdele çok önemli bir mevzu idi ilkokul yıllarında. Kırmızı kurdele, ne kadar akıllı ve başarılı ya da öğretmenin gözdesi olup olmadığını gösteren bir sembol idi. Bir kere aldın mı, bütün yıl giyerdin simsiyah gömleğinin üstünde, kıpkırmızı! Annem, araşıra sorardı bana şaka ile karışık "Benim oğlum ne zaman alacak kırmızı kurdeleyi" diye. "Bir gün" derdim ama içten içe, hiçbir zaman alamayacağımı da bilirdim. Fakat milyonlarca yılda geçse, günün birinde, bu kırmızı kurdelelerden birini, Atatürk ve dedemin sayesinde benim de alacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.

İşte, aynen bu gün gibi, günlerden 10 Kasım idi. Türkiye, yine o, sahte, o yalan üzüntüsüne bürünmüşdü. Ben de arkadaşlarım ile birlikte, okul bahçesinde, sıradaydım. Saat 9:05’de sirenler, kulaklarımız yırtmaya başladı. Yüce insanın öldüğü anı işaretliyordu bu siren, kulaklarımızda, beynimizde, kalplerimizde. Öğretmenler, etrafa bakınıyordu. Hani gülen bir öğrenci bulsamda çeksem kulaklarını der gibi. Böyle bir anda, gülmeye ya da Allah muhafaza konuşmaya cesaret edebilecek, kansız var mı acaba diye aranıyordu gözleri. Ben ise ne konuşuyor, ne de gülüyordum. Neredeyse, haykırırcasına ağlıyordum o gün. Okul müdürü yanıma geldi, diz çöküp, bana “Ağlama, üzülme evladım! Benim de ağlayasım geliyor” dedi. Bana kimsenin Onun yerini alamayacağını, Onun kalbimizde yaşadığını söyledi. “Evet” dedim. Kimse Onun yerini alamazdı. Müdür, Atatürk’den; ben ise Dedemden bahsediyorduk. Daha sonra, müdür beni örnek verdi herkese. Benim, Atatürk’e bağlılığımdan, Onu nasıl sevdiğimden bahsetti ve kıpkırmızı bir Kırmızı Kurdele taktı göğsüme.

Şimdi düşünüyorum da keşke söyleyebilseydim müdüre. Ben, dünyada tanıdığım en yüce insan için ağlıyordum ve evet, kimse onun yerini dolduramazdı. Ben 10 Kasım günü hayata gözlerinin kapayan Dedem için ağlıyordum.

   
 
Bu yazı Mehmet Doğan tarafından saat 22:06 civarı yazılıp Oradan Buradan dosyası içine işlendi.

Bu konuyu/yazıyı tartışan diğer websiteler diğer bloglar
Bu yazıyı okuyup beğenenler şu yazıyı da okudular.
Bu yazıdaki anahtar kelimeleri diger bloglar icinde ara ve bul: | | | |
 

Bu yazıya ait 13 yorum var.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.
1. | 11 Kasım 2005 9:10 tarihinde, Zeynep demiş ki:

İnanılmaz, duygu yüklü ve çok güzel bir yazı olmuş. Şu anda işyerindeyim ve zırıl zırıl ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. En iyisi ben eve gidince şu yazıyı bir daha okuyayım ve kendi dedemle geçirdiğim zamanları düşünüp rahat rahat bir ağlayayım.

2. | 11 Kasım 2005 11:38 tarihinde, Manhem demiş ki:

Yazıyı okudukça dedem geldi gözlerimin önüne. Ne kadar çok ortak özellikleri varmış senin dedenle. Bugün gülerek gelmiştim işyerine ama gözlerimi doldurdun ya helal olsun.

3. | 11 Kasım 2005 16:54 tarihinde, abacus demiş ki:

bi de ise iyi tarafindan bakin dedenizi tanima firsatiniz olmus. Benimse hic bir zaman boyle bir sansim olmadi. Bence uzulmek yerine sevinin....

4. | 13 Kasım 2005 10:34 tarihinde, yenimo demiş ki:

Aynı bir film karesi gibi, çok hoş :)

5. | 14 Kasım 2005 0:35 tarihinde, Ömer Balyalı demiş ki:

Bende anne dedemi hiç tanımadım, kucağında tombik tombik oturduğum 1-2 fotorgrafım var sadece, bir de dedemin evinde asılı duran resmi. Tabi şu an bende olan sedef tespih'i saymazsak... Peki ya fötr şapkaları?

6. | 15 Kasım 2005 11:59 tarihinde, kuen demiş ki:

ne hissettiğini anlayabiliyorum, benim baba annemi ailede çoğu kimse sevmezdi torunları hiç sevmezdi. Kimse yanına gidip kalmazdı dedem vefat etmişti tek başına kalırdı ben her gün giderdim nasihatlerini dinlerdim yemek yapmayı çok severdi hep paylaşacak birini aradı ama ben hep yanında idim. 10 yıl oldu öleli mezarlığına bir kere gittim oda gömdüğümüzde onu hayatımda kimseyi özlemediğim kadar özlediğimi fark ettim bu yazıyı okuyunca özür dilerim hiç yanına gidemedim ama kabullenemediğimden :( 2 yıldır ağladığımı hatırlamıyorum :(

7. | 16 Kasım 2005 17:26 tarihinde, faruk demiş ki:

yazıyı okurken bir duygu seli yaşadım. Dilerim gelecek yıllarda ceyda ve aliye aynı duygular içinde olsunlar.

8. | 18 Ekim 2006 20:25 tarihinde, ferhat demiş ki:

BENCEDE ÇOK DUYGU YÜKLÜ VE GÜZEL BİR YAZI.BENDE DEDEMİ 3 YAŞINDAYKEN KAYBETTİM YANİ HİÇ TANIYAMAMIŞTIM DAHA.DEDESİNİ TANIYANLAR ÇOK ŞANSLI BENCE EN AZINDAN MUTLU GÜNLERİ OLMUŞTUR VEFAT ETSE BİLE BİRAZCIK DÜŞÜNÜRLERSE DEDESİNİ TANIMAYAN BİR SÜRÜ İNSAN VARDIR VE DEDESİNİ TANIYANLAR BUNU DÜŞÜNÜRLERSE KENDİLERİNİ DAHA ŞANSLI HİSSEDERLER.DEDESİNİ HİÇ GÖRMEYENLER İÇİN BENDE ŞANSLIYIM EN AZINDAN BEN AZDA OLSA DEDEMİ HATIRLIYORUM. DEDEMİ HATIRLADIĞIMDA vefat ettiği günde ne acı ama değilmi benim dedemi hatırlayışımda masal gibi işte:D

9. | 26 Ekim 2006 21:24 tarihinde, süheyla demiş ki:

hikayeyi tesadüfen gördüm ve okudum.Yazım hatalarını saymazsak çok başarılı ve etkileyici.Öğrencilerin bir çoğu anılarını ve sevdiklerini anlattıkları kompozisyonlarda böyle güzel eserler çıkarıyor.Komp. yazmayı sevmeyen öğrencilerden böyle güzel yazıları çok okudum. Bu yazıyı da öğrencilerime okutacağım.Bakalım onların nasıl bir dedesi var.Gelelim benim dedeme.Onu gün geçtikçe daha çok özlüyorum.Onun her zaman gurur duyduğu bir torun olmak için okudum ve öğretmen oldum.Sık sık mezarına gidip onunla konuşuyorum.Rüyamda onu görmek beni sevindiriyor.Kısacası 40 yaşında bile dedemle babaannemin sevgisini ve şevkatini arıyorum.nur içinde yatsınlar.

10. | 27 Ekim 2006 19:19 tarihinde, feyza demiş ki:

Bu hikayeyi anneme sayesinde okudum.Ve çok beğendim.Bu yazıyı yazana ve annem çok teşekkür ediyorum.

11. | 07 Kasım 2006 15:20 tarihinde, Emine Yalçınkaya demiş ki:

Dedeye gösterilen saygı ve sevgiye saygı ile yaklaşıyorum. Ancak ATATÜRK`e karşı saygısızlık yapılıyor ,buna dikkat etmek gerekir.

12. | 27 Ocak 2007 18:13 tarihinde, tanem demiş ki:

YAZIYI OKUDUĞUMDA ESKİ GÜNLER AKLIMA GELDİ ANNEMİN ZAMNINDAKİ ESKİ GÜNLER

13. | 16 Şubat 2007 9:32 tarihinde, SeeLeN demiş ki:

bence muhteşem olmuş! tek söylenecek bu...


Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Kitabımı satın almak ister misiniz?

Teknoloji Kimin Umurunda adlı kitabımı satın almak ister misiniz?