Biktim Artik!

Biktim Artik!

Bu yaziyi yazmadan once 10 kez dusundum. 15 kez yazma dedim ama 1 kere yaziyorum. Son defa boyle bir yazi yaziyorum. Sozum anlayana degil, anlamayana. Anlamayacak olsalarda... Yazilarima kaldigim yerden devam edecegim. Bu yazinin tek amaci, neler soylemeye calistigimi anlamayanlara referans niteligindedir.

DARPA, Amerikan ordusunun yüksek araştırma grubunun kısaltılmış adı. DARPA’nin insanlığın gelişimi üzerine yaptığı araştırmalara harcadığı bütçeyi, dünyadaki hiçbir araştırma merkezi harca(ya)mıyor. DARPA’nin da içinde bulunduğu bir araştırma gerçekten çok ilginç. DARPA mühendisleri ve Duke Üniversitesindeki araştırmacılar, dünyanın ilk telekinetik maymununu yarattılar. Bu maymunun ismi Belle. Belle, düşünceleri ile birçok şeyi hareket haline sokabiliyor.

Peki nasıl yaratılıyor telekinetik maymun?

Duke Üniversitesi’nin araştırma laboratuarında öncellikle Belle’e bir bilgisayar oyunu oynatıyorlar. Bu basit bilgisayar oyunu, yatay çizgiler üzerinde birçok küçük lambanın yanmasından ibaret. Eğer Belle, joystiğini, bu yatay sıra üzerindeki lambanın yandığı yöne, doğru bir zamanlama ile hareket ettirirse, araştırmacılar, Belle’e bir damla meyve suyu veriyorlar. Bu deney bir süre devam ediyor ta ki Belle, bu bilgisayar oyununun müptelası haline gelene kadar. Artık Belle için meyve suyu değil, bu bilgisayar oyunun daha önemli hale geliyor. Zamanla, Belle, bu oyunun profesörü haline geliyor. Çok iyi oynamaya başlıyor. Hem de o bir damla meyve suyunu beklemeden.

Bu aşamada, araştırmacılar, Belle’in beynine, hareket yeteneğinin yönetildiği kısma küçük bir düğme büyüklüğünde bir cihaz yerleştiriyorlar. Bu cihazın altında yüzlerce küçücük saç inceliğinde elektrotlar, Belle’in hareketlerini, araştırmacıların bilgisayarına yüklüyor. Bu elektrotlar, hareketin oluşumunda meydana gelen sinir çalışımını kaydetmeye başlıyor. Belle, bilgisayar oyununda joystick kullanımı ile bu elektrotların araştırmacılara bilgi vermesine yardımcı oluyor. Kısa zamanda, araştırmacılar, Belle’in hareket desenlerini çıkarmayı başarıyorlar.

Bir süre sonra, bu desenleri, bilgisayar oyununa bağlayıp, joystiği devre dışı bırakıyor araştırmacılar. Belle, elinde joystickle oyunun oynadığını düşünmesine rağmen, joystick ile değil, beyninin gönderdiği sinyaller ile oyunu oynamaya başlıyor. Bir müddet sonra, joystiği elinden alıyorlar Belle’in ve kısa zaman içinde, Belle, joysticksiz, tamamıyla beyninin bilgisayara gönderdiği sinyaller ile oyunu oynuyor.

Araştırmacılar bu kadarla kalmıyorlar. Bu sinyalleri, 1000 kilometre ötede, MİT Üniversitesinde bulunan bir robotun kollarına gönderiyorlar ve 1000 Km güneyde, bilgisayar oyunu oynayan Belle, 1000 Km. kuzeydeki robotun kollarını dans edermiş gibi hareket ettirmeyi başarıyor.

Düşünsenize, tekerlekli sandalyeye bağlanmış ve kolları tutmayan felçli bir kişi, kimseye ihtiyaç duymadan hayatını devam ettirebilecek. Ya da F16 gibi, uçurulması dikkat ve titizlik isteyen, bunun üzerine diğer görevleri de yerine getirmesi gereken bir savaş pilotu, düşünceleriyle istediği manevrayı yapabilecek.

Bütün bunlar insanın geleceği düşünmesi, zihninde hiçbir duvarın, engelin olmaması ile gerçekleşen şeyler. Bütün bunlar, para, bütçe, politika ile başlayan fikirler değil. Bütün bunlar, düşüncelerini sonuna kadar zorlayan ve hiçbir duvarı beynine sokmayan kişilerin oluşturduğu projeler. Bir maymundan, dans eden robota; ARPAnet’den İnternet’e. Her şey, bizlerle başlayıp, bizlerle gerçekleşiyor.

Peki bütün bunlar olurken, biz neredeyiz?

Son birkaç haftadır, bir dolu, hayal kırıcı emailler almaktayım. Bir email, beni “ütopyacılık” ile suçluyor (ismi çok duyulmuş bir tasarım şirketi), diğer “kullanıcı deneyimi” teorisinden (pratiğe geçirebileceğinden habersiz) alıntılar yaptığımı bunun akademik bir çalışma olduğundan bahsediyor; bir diğeri beni, onları eleştirdiğim için email yazarken, diğeri “siktir git lan” adlı isimsiz emaili (kaliteli bir üniversitenin tasarım bölümü domaini) yazıyor. Biri “söylediklerin dış ülkelerde olacak şeyler” derken bir diğeri erişebilirlik gibi bir konuya “şampanya ve havyar gibi lüks bunlar” diyor. Bıktım artık. Hiçbirinizi duymak istemiyorum. Sizin sayenizde birçok meslektaş gereken saygıyı göremiyor Türkiye’de. Birçok meslektaş sizin “fabrika çıktısı – 2 haftada teslim” ürünleriniz yüzünden, web ve İnternet’in önemini kavrayamayan işverenlerden maaşlarını alamıyor. Sırf sizin yüzünüzden, Türkiye’de İnternet ne kullanılabilir ne de standartlara sahip bir hale gelebiliyor. Bıktım artık sizin sesinizi duymaktan. Yazmayın bana. Çekin gidin.

Ne zaman “Türkiye’nin şartları bu” sözünü duysam tüylerim diken diken oluyor. Son damlayı ise bugün aldığım email koydu tasan bardağıma. Email, benim yazılarımın Türkiye’ye uyarlanamayacağını, Türkiye’nin şartlarından habersiz olduğumu yazıyordu. Email, birçok tasarım şirketinin küçük bütçe ile çalıştığını, bu şirketlerin müşterilerinin 2 hafta içinde website istediklerini ve zaman zaman tasarım şirketlerinin ücretlerini bile almakta güçlük çektiklerini söylüyordu ve “Türkiye’nin şartları bu ve bu şartlar içinde söylediklerin doğru olsa bile pratiğe dökülmeyecek türden” diye devam ediyordu.

Türkiye’nin şartları değil, bizim mesleğe bakış açımız yanlış olan. Nelerin önemli hale geldiği, nelerin feda edildiği şartlarları belirleyen. Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve/veya en prestijli websitelerinin büyük bir çoğunluğunun devlet ve Forbes milyarderler kulübüne üye olduğunu düşünürsek, şartların bu şekilde olması, dünyadaki gelişmeleri takip etmeyen, fabrika çıktısı ürün teslim eden şirketlerin değil mi?

Kullanılabilirliğin, İnternet kullanıcı sayısı, websitelerine güveni, tasarım projelerine harcanan bütçeyi kar ile geri getireceğini söylerken bir ütopyadan mı bahsediyorum?

"Kullanıcı deneyimini" (user experience) hala teori olarak görünüyor Türkiye'de. Gerçekten bu kadar kapadık mı gelişmelere? Halen 1999'da ortaya atılmış akademik bir fikrin, deneysel bir fikir olduğunu mü düşünüyoruz? Monter.com'da, kullanıcı deneyimine dair bir iş arattığınızda 1000'e yakın sonuç çıkarken, Türkiye'de aynı kelimeye ait iş ilanının sayısının sıfır olması doğruluyor mı bu söyledikleri mi?

Engellilerinde bizler kadar her türlü hizmete sorunsuz ulaşması gerektiğini söylerken, bunun anayasa ile devlet görevi haline geldiğini yazarken, Microsoft gibi bir şirketin, İnternet kullanıcılarının yüzde 57’sının erişebilirlik uygulamalarından yarar sağlayacağını belirten araştırmaya referans verirken Türkiye’nin şartlarını mı bilmiyorum?

2001 yılında tüm dünyayı kasıp kavuran ve birçok web çalışanını işsiz bırakan dot-com boom fırtınasını yaşamış bir şirkette çalışıp ama yine de erişebilirlik, web standartları ve kullanılabilirlikten ödün vermeyen şirket sahipleri ile bir sonraki maaş çekini nasıl almak gerektiğini düşünürken, Türkiye örneği bizden çok mü farklı idi?

Tim Berners-Lee’nin “herkese ve her cihaza erişebilir bilgi” ütopyası ile başlamadı bugün web dediğimiz WWW projesine. 1995 yılında Microsoft, "HTML primitif bir dildir ve bu dil ile oluşturulmuş bir ürün başarılı olamaz" derken, bu HTML ütopyasına inananlar bugün ki İnternet’i oluşturmadı mi?

Web standartları, erişebilirlik ve kullanılabilirlik, şartlarınız ne olursa olsun ütopya değildir. Bunun bugün farkına varmayanlar, Microsoft’un 1995’de söylediği şansız söylemin bugün ki tarihteki sözcüleridir.

Türkiye büyük bir fırsatın köşe başında oturuyor. Eğer uzayda yaşamıyor ve bilişim işiyle uğraşıyorsanız, geçtiğimiz yıl 2 milyar dolarlık kazancı ile Hindistan’ın yazılım ihraç eden şirketi Tata Consultancy Servisleri ismini duymuş olmanız gerekir. Tata, Hindistan gibi bir ülkede, standartlardan ödün vermeyen, iş etiğini her şeyin üstünde tutan, yenilikleri herkesten önce şirketine adapte ederek geldi bulunduğu yere. Başkalarını takip ederek değil, dünyadaki gelişmelere "Hindistan’ın durumu böyle" diyerek değil. Türkiye, Avrupa’nın Hindistan’ı olmak gibi bir şansa sahip bilişim konusunda. Hatta bazı OPEC ülkeleri, Türkiye ile bilişim konusunda ortak işler bile yapmakta. Artık bırakın inadı, anlayışsızlığı ve "Türkiye'nin içinde bulunduğu" durumu, dünyanın diğer ülkelerinde gelişen, oluşan ve uygulanan şartlara getirmeye çalışın. Geleceğin ne bütçe, ne coğrafya ile ilgisi var. Richard Florida'nın "yaratıcı nesil" fikirleri gerçekleşiyor. Yaratıcı kuşak, geleceği şekillendirmeye başlıyor.

T.E. Lawrence (nam-i diğer Lawrence of Arabia), Seven Pillars of Wisdom kitabında söyle yazıyor:

Herkes rüya görür ama herkesin rüyası eşit değildir. O, gece rüya görenler, sabah kalktıklarında, her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu ve gördüklerinin gerçek olmadığı anlarlar. Fakat o, gündüz rüya görenler, tehlikeli insanlardır. Çünkü, o gündüz rüya görenler, gözleri açık olduğundan, gördükleri rüyaları gerçek yapabilirler.

Lütfen gözleriniz açık rüya görün. Şimdiden, yarını değil, yarından sonraki günleri görmeye çalışın. Gelecek, ütopyalardan oluşuyor olabilir ta ki o gelecek, takvimde görünen bir gün kareciği haline gelene kadar.



Top
Menu